Sünnet Tartışmaları Üzerine Kuşbakışı Bir Değerlendirme

sadece kuran diyenler, meal müslümanlari, hadislerin delilleri, sünnetin delili, hanifler, hanifdostlar uydurma hadisler, sünnet uymak farz mi, resule itaat, Peygambere itaat,

 ***

Sünneti inkar eden Meal Müslümanlarıyla Sünneti savunanlar arasındaki tartışmalarda her iki taraf tezlerini ayetlerle delillendiriyor. Peki iki taraf da ayetlere dayanıyorsa, o halde bu ihtilafın kaynağı nedir? Haşa Kur’an’da çelişki mi var?

Kanaatimizce bu ihtilafın ana sebebi sünnet inkarcılarının genel olarak Mekke’de inen ve müşriklere hitap eden ayetleri tezlerine delil getirmeleridir.

Mekke’de inen surelerin özellikleri tevhid, nübüvvet ve ahiret olmak üzere üç ana başlıkta toplanabilir:

1 – Allah Teala’nın birliğini tesbit etmek ve O’nun yegane kudret sahibi ve yaratıcı olduğu hususunu dile getirmektir.

2 – Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem efendimizin nübüvvetini tesbit etmek ve O’nun Allah Teala tarafından gönderilmiş bir “elçi” olduğunu Kur’an’ın yine Allah tarafından kendisine gönderildiğini ve muciz bir kitap olduğunu isbat etmek.

3 – Öldükten sonra tekrar dirilmenin ve Kıyamet gününün hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçekleşeceğinin isbatı.

Bu üç hususiyet bütün Mekki sureler için geçerlidir.

Işte “sadece Kur’an” diyen sünnet inkarcıları, Ehl-i Sünnet’i tenkid hatta tekfir ederken çoğunlukla Mekke’de nazil olan ayetlere dayanarak Kur’an’ın “apaçık” ve Peygamber’in sadece bir “elçi” olduğunu, Kur’an’ı açıklama yetkisine sahip olmadığını, “kaynağın sadece” Kur’an olduğunu, “mezhep”lerin dini bölmek anlamına geldiğini, Allah’tan başka kimseye, hatta alimlere ve Peyamber’e dahi uyulmaması gerektiğini iddia ediyorlar.

Aşağıda vereceğimiz misallerden de görüleceği üzere Mekki surelerde çoğunlukla “inanç” ve “itikad” esaslarından sözedilmektedir. Yani bu husus Mekki sureler için bir esasdır. Mekki sureler, Mekkeli müşriklerin içinde bulunduğu bir ortamda inmiştir. Dolayısıyla bu surelerde onlardan sıkça söz edilmiş, onların inanç ve itikadlarının bozukluğu dile getirilmiş. Bu suretle Islam, onları yıkmaya ve ayrıca sağlam inanç esaslarını tesis etmeye çalışmıştır.

Ancak Medine’ye hicret edildikten sonra Medeni sureler inmeye başlamıştır ki, bu surelerde büyük çoğunlukla “farzlar” ve “dini hükümler” yer alır. Işte burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin Kur’an’ı “açıklama, öğretme ve hükmetme” fonksiyonu bariz bir şekilde görülür.[1] Dolayısıyla O’na (s.a.v) itaat etmenin gerekliliği ortaya çıkar.

Yazının sonunda Mekki ve Medeni surelerin kısa bir karşılaştırmasını yapmaya çalışacağız. O zaman bu hususları daha net bir surette görme imkanı bulabilirsiniz.

Hal böyleyken bir insan nasıl bu bütünlüğü görmez de sünneti inkar eder? Hatta imanı gereği Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerine uyan bir müslümanı tekfir edebilir?

Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetini kabul etmek tevhid inancına aykırı bir durum arz etmiyor ki, Mekkeli müşriklere hitap eden ayetlerle tekfiri gerektirsin. “Peki müşriklere inen ayetler ne olacak, tarihte mi kaldı?” şeklinde itiraz sadedinde bir sual sorulabilir. Hayır, tarihte kalmadı, fakat günümüzde bu ayetler daha çok “Laik” Türkiye’de Müslümanların Kur’an ve Sünnet’le yönetilmesini yasaklayan ve bayrağı haç olan Isviçre gibi devletlerin kanunlarını Müslümanlara zorla tatbik edenlere yönelik uyarı niteliği taşımaktadır.

Öte yandan farklı yorumlara müsaid olan ayetlerden -Kur’an ve Sünnet çerçevesinde kalmak şartıyla- farklı hükümler çıkaran mezhepler, Islam’ı bölmüyor ki tekfiri gerektirsin. O halde Islam’ı bölmek, fırkalara ayrılmak ve parçalanmak ile ilgili ayetler günümüzde daha çok “türkçülük ve kürtçülük” yapanlara hitap etmektedir. Bu yanlış yollara sapanlara uymaktan sakınılması gerekir, yoksa Islam’ı öğreten alimlere, kitabı ve hikmeti açıklayıp öğreten Peygamber’e itaat etmek Allah Teala’nın yasakladığı değil, tam tersine emrettiği bir husustur.[2]

Dolayısıyla Mekke’li müşriklere hitaben inen ayetler, günümüzde yine onlar gibi inkarcıları Islam’a davet etmek için zikredilmelidir.

Müşrik bir topluma hitap eden bu meyandaki ayetlerle, Allah Teala’ya ve Rasulüne iman ve itaat eden, Islam alimlerine ve takva ehline teveccüh eden bir müslümanı tekfir etmek hangi akla hizmettir?

Bu tür ayetlerle, Allah Teala’nın kitabını, “7. yüzyılda yaşayan topluma gönderilmiştir, bizi ilgilendirmez” mantığıyla bir kenara atıp kendi anayasalarını yapan, manifestolarını yazan kemalist ve komünistler uyarılmalı değil midir de, Kur’an’ı kabul eden ve Onun daha iyi anlaşılması için Hz. Peygamber (s.a.v)’in “hadislerini” ve “tefsir kitapları”nı yazan alimler tenkid edilmektedir?

Bu tür ayetlerle, kendi putlarını icad etmiş ve “o olmasaydı biz olmazdık…” sloganıyla Allah Teala’nın toplum/devletle alakalı indirdiği ayetlerin uygulanmasını kabul etmeyerek laikliği savunan kemalistlerin uyarılması icab etmiyor mu? Yaşar Nuri ve Bayındır’ın laikliği savunmaları, bu tür ayetlerle uyarılmalarını gerekli kılmıyor mu da bir çorabı ters yüz eder gibi tam aksi istikamette bir yol takip ediliyor?[3]

Müslümanları, kendi silahlarıyla vurmak işte buna denir.

Eğer Mekke’de inen tevhid, nübüvvet, ahiret gibi inanç ve itikad esaslarına mahsus ayetlerle, Medine’de inen ve dini hükümlerin yanı sıra Hz. Peygamber’e uymanın gerekliliğini ifade eden ayetlerin arka planını, iniş sebeplerini, kime yönelik ve niçin indiğini bilmez ve bunları birbirinden ayır(a)mazsak, Philip C. Almond’un “Heretic and Hero: Muhammad and the Victorians” adlı kitabında dediği gibi -haşa- Hz. Peygamber’in Mekke döneminde insanlara karşı hoşgörülü olduğunu kimseyi kendine itaat etmeye zorlamadığını ve fakat Medine döneminde elde ettiği kuvvetle insanları dini hükümlere uymaya zorladığını ve uymayanlara da şiddet uyguladığını söylemiş oluruz ki, bu dine, tarihi hakikatlere, akla ve mantığa aykırıdır.

Halbuki mesele gayet açık, Mekke döneminde inkarcı bir toplumun Islam’a daveti sözkonusuydu. Bu toplumu Islam’a davet etmek için evvela Islam’ın itikad ve inanç esaslarını tanıtmak gerekiyordu. Kimse Islam’a girmeye zorlanmamıştı. “Inkarcıların” iman etmeye zorlanmadıklarından hareketle; “iman edenler” açısından da Hz. Peygamber’e itaatin gerekmediği şeklinde bir çıkarımda bulunmak, üstelik itaat edenleri tekfir etmek en hafif tabirle meseleyi çarpıtmaktır.

Bilakis Müslüman olanlar Islam’ın emrettiklerini yapmalı, nehyettiklerinden de sakınmalıdırlar. Aksi halde Müslüman olmanın (teslimiyetin) bir anlamı kalır mı? Işte Medine döneminde Müslüman olmuş -Islam’ın itikad ve inanç esaslarını kabul etmiş- bir toplum vardı. Şu halde Müslüman olanlar, Medine’de inen farz ve dini hükümlerle Islami bir toplum tesis eden Peygamberi’ne itaat etmekle mükelleftirler. Çünkü iman bunu gerektirir.

Nitekim “Ey iman edenler…” ifadelerinin geçtiği ayetler ile “Resul’e itaat”i emreden ayetler Mekke’de değil; “Medine”de inmiştir. Hatta ihtilaf edilen hususlarda Kitap ve Peygamber’e müracaat edilmesi gerektiğinden bahseden ayetler de Medine’de inmiştir. Dolayısıyla Medine’deki Müslüman toplumun Hz. Peygamber’in (s.a.v) ayetlerle ilgili açıklama ve öğretilerine kayıtsız kalmaları mümkün değildir ve bu asla Allah Teala’ya ortak koşmak anlamına gelmez, zira O’nun izniyle olmaktadır.

Bu durumda, Medine’de nazil olan hükümlerin pratiğe/hayata aktarılması hususunda “Resule itaat” etmekle mükellef tutulan müslümanları, Mekke’de inen ve müşriklere hitap eden “Allah’tan başka dostlar edinmeyin, din yalnız Allahındır, Allahtan başka kime inanıyorlar” gibi ayetlerle tekfir etmelerinden daha anlamsız bir şey olabilir mi?

Daha enteresan bir malumat verelim… Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin apaçık ve kolaylaştırılmış olduğunu ifade eden ayetlerin tamamı da Mekke’de inmiştir. Bütün bu delillere rağmen hala anlamamakta diretenler varsa eğer, yapacak bir şey kalmıyor açıkçası. Allah Teala egomuzu tavaf etmekten bizleri korusun!

***

Mekki Surelerin nasıl başladıklarına ve nasıl bittiğine dair bir-iki misal verelim…

En’am suresi 1. ayetinde tevhid çok bariz olarak işlenir ve müteakib ayetlerde de tevhid delilleri sıralanır. 5. ayetten itibaren risalet ve nübüvvet meselesine temas edilir. Yine 3. ayette “..Allah içinizi dışınızı ve kazandıklarınızı da bilir.” ifadesiyle ahirete işaret vardır. Çünkü dünyada kazandıklarımızın karşılığı ahirette verilecektir. Surenin sonunda yine tevhid, risalet ve ahiret içiçedir. 160-163. ayetler risaleti anlatmaktadır. 163-165. ayetler ise tevhid hakikatine ve bu arada ahirete işaret etmektedir.

Ra’d suresinde tevhid, risalet ve ahiret surenin daha hemen başında içiçedir. Allah Tealanın gökleri direksiz olarak yükseltmesinden bahsedilir, peygambere kitabın indirilmesi ve insanlardan çoğunun inanmamaları anlatılır. Surenin sonuda aynen başı gibi tevhid, nübüvvet ve ahiret birlikteliği görünür. Kıyamet günü çerçevesinde bir korku ve sakındırma üslubu ile inkar edenlerin peygamberlere karşı olan tavırları ve Allah Teala’nın her şeye kafi geleceği anlatılır.

Bütün Mekki surelerde aynı tesbitleri bulmak mümkündür.

***

Şimdi Medeni surelere dair birkaç misal verelim:

Medine döneminde inen surelerde Kıyamet sahneleri, kıssalardan bölümler, cin ve meleklerin tasviri pek yapılmaz. Bu surelerde daha ziyade; kulluk, ahlaki, toplumsal, hukuki sistem ve pratik hayatla ilgili prensipler anlatılır. Bu dönemde inen surelerde, nifakla, münafıklarla ilgili somut tablolar çizilir. Yahudiler sözkonusu olunca sert bir üslub kullanılır. Yine bu dönemde, ahlaki ve ailevi meselelerle ilgili fetva istekleri ve bunlara verilen cevaplar gündeme getirilir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi “Ey iman edenler…” ifadelerinin geçtiği ayetler ile “Resul’e itaat”i emreden ayetlerin tümü Medine döneminde indirilmiştir.

Bakara Suresi; Kur’an’ın en uzun suresidir. Bu uzun sure’nin dört maksadı vardır. Bunlar; insanları Islam’a davet, ehl-i kitab’ın durumu, dinin ahkamı ve müeyyidelerdir.”

Bu dört maksadı tek bir cümlede toplamak gerekirse o da; ahkama dayalı dini hükümlerdir. Dolayısıyla surenin başı Huruf-u mukatta’a ve Kur’an’ın yüceliğinin anlatımına hasredilmiştir. 151.ayette Hz. Peygamber’in Müslümanlara “kitabı ve hikmeti öğrettiği” anlatılır. Surenin sonu da “bu hükümlere riayet eden” inananların dünya ve ahiretteki akıbetlerini beyan eder.

Nisa Suresi; “Ey insanlar” hitabı ile başlar ve kadın-erkek eşdeğerliliği, akraba hakkı ve yetim malına dokunmama gibi hususların zikri ile sureye giriş yapılır. 59.ayet “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin” diye başlar ve “herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin” diye devam eder. Bunun “daha iyi” ve sonuç bakımından da “daha güzel” olduğu belirtilir. 61.ayette münafıkların yani müslüman olduğunu iddia eden ancak gerçekte inanmayanların “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere” çağırıldıklarında “uzaklaştıkları” anlatılır. Yani sadece “Allah’ın indirdiğine” değil, aynı zamanda “Peygambere” de çağırılır. 64.ayette “Peygamber’e gelip” Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileyenlere ve “Peygamber’in de onların bağışlanmasını dilemesi” halinde, “Allah’ı affedici ve merhametli” bulacakları ifade edilir. 65.ayette ise “aralarında çıkan çekişmeli işlerde” Peygamber’i hakem yapıp sonra da verdiği hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmeyenlerin “iman etmiş olmayacakları” belirtilir.

Maide Suresi; “Ey iman edenler!” hitabı ile akidlerin yerine getirilmesi ve Islam toplumunun ortak hukuku ve ortak ibadetine riayetin zikri ile başlar. Surenin sonunda “bu dini hükümleri yerine getiren” inananlar topluluğuna verilen mükafaatın zikri ile son bulur.

Enfal Suresi; Hz. Peygambere “Enfal”in ne demek olduğu hakkındaki bir soru ile başlar. Enfal’in Allah ve Resulü’ne ait bir hak olduğu ve gerçek mü’minlerin Allah’dan çok korktukları hususunun zikri ile devam eder ki bu da; ahkama ait bir meseledir. Inananların mükafaatlanacaklarının anlatımı ile sure son bulur.

Nur Suresi; sure olarak kendisinin hususi yönünün olduğunu ifade eden bir cümle ile başlar. Hemen 3.ayette ahkama taalluk eden zina eden erkek ve kadının hükmüne geçilir. Surenin sonu “insanların bazı işler hakkında Hz. Peygamberden izin istemeleri” hakkındadır.

Hucurat Suresi; “Ey iman edenler!” hitabı ile Allah ve Peygamberi’nin “önüne geçilmemesi” ve O’nun yanında seslerin “yükseltilmemesinin aksi halde amellerin boşa gideceği ihtarı” ile başlar. Sonunda da buna uygun olarak “Allah yaptıklarınızı görür!” denilmektedir.

Talak Suresi; “Ey nebi!” hitabı ile boşanma hükmünün yer aldığı bir ayetle başlar. Kadınlann boşanacağı zaman iddetlerinin beklenilmesi tavsiye edilir. Inananların cennete gidecekleri müjdesi ile sure sona erer.

Görüldüğü gibi Medeni sureler de tıpkı Mekki sureler gibi bir bütünlük göstermektedir. Hacc Suresi gibi bir iki istisna dışında dini hükümler ifade eden ayetlerle başlamış ve inananlara müjde ile son bulmuştur.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Bakara Suresi

151 – “Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size ‘kitabı ve hikmeti öğretiyor.’ Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”

Al-i Imran Suresi

164 – “Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara ‘kitab ve hikmeti öğreten’ bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”

Nisa Suresi

59 – “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”

65 – “Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.”

113 – “Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, ‘sana Kitab (Kur’an)ı ve hikmeti indirmiş’ ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu büyüktür.”

Ahzab Suresi

36 – “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”

[2] Nisa Suresi

83 – “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.”

Tevbe Suresi

122 – “Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da ‘din ilimlerinde derinleşmeli’ ve kabileleri savaştan dönüp gelince ‘onları uyarmalıdır’ ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.”

Zümer Suresi

9 – “Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar.”

[3] Laikliği savunan ve Kur’an’ın bir kısmını kabul etmeyenleri ayrıca şu ayetlerle de uyarmak gerekir:

Hicr Suresi

91 – “Onlar, Kur’ân’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak onu kısım kısım böldüler.”

Bakara Suresi

85 – “…Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. ”

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

www.belgelerlegercektarih.net

.


1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.