Sahabe Düşmanı Şia’ya Reddiye 1 – Fetih Suresi’nin Sonunda Dört Halife’ye İşaret

*

 

siaya reddiye, siaya cevap, siilere cevap siilere reddiye, dört halife, hz. ömer sia, hz. ebubekir sia, sia sahabeye hakaret, siiler sahabeye hakaret

***

Fetih Suresi’nin son ayeti açıkça/sarihan sahabelerden söz eder. Ayrıca bu ayetin “işârî manası” ile bazı sahabeleri göstermesi üzerinde de durulur.[1] Fetih Suresi’nin sahabelerden söz eden son ayeti şöyledir:“

Muhammed, Allah’ın Resulü’dür. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı pek şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler. Onları devamlı, çok rükû ve secde ederek Allah’tan fazıl (lütuf) ve rıdvan isterken görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır…”[2]

Burada “Muhammedün Resûlullah” diye başlayan kısımdan sonra gelen kelimeler Dört Halife’ye işaretle yorumlanmıştır. Bu işaretler şöyle açıklanabilir:

Birincisi: “Vellezîne me’ahû” sarih/açık manası ile öncelikle sahabeleri, onunla birlikte olanları açıkça gösterdiği gibi; Hz. Ebu Bekir’e de işaret etmektedir. Çünkü o, onun maiyetinde bulunmuş ve bu durum onun imtiyazına sebep olmuştur.[3] “Me’âhû”, yani “onunla birlikte olan” kelimesi işareten dört hususu gösterir:

1) Hz. Ebu Bekir; Resulullah’ın hususi maiyetinde ve Sevr’de has sohbetinde olan bir kimsedir. “Ma’ahû” nun işaret ettiği gibi; onunla birliktedir. Hayatında, Müslüman olduktan sonra ondan ayrılmamıştır. Ayrıca ayette olduğu gibi, hizmet, manevi rütbe ve hilâfeti bakımından Muhammed, Resulullah’tan sonra gelir. Yani “sâniye’s-neyn [iki kişinin ikincisi]dir.”[4] Hem bütün hayatında, Sevr dağında onun yanında ve ikinci sıradadır. Resul-i Ekrem (a.s.m.) en tehlikeli olan Hicret yolculuğunda yanına ve “maiyetine” kendisini seçmiştir.[5]

2) Ayetteki “ma’ahû” açıklaması; Hz. Ebu Bekir’in fazilette hemen Resulullah’tan sonra geldiğine de “işareten” temas eder. Ehl-i Sünnet’in, “Hz. Peygamber’den sonra, insanların en faziletlileri sahabelerdir” hükmünü de bu işaretle teyit eder.

3) Ayrıca; “ma’ahû,” Hz. Ebu Bekir’in Resulullah’tan hemen sonra, onu takiben halife olacağına “işaret” ettiği gibi; Dört Halife içinde en önce vefat ederek yine maiyetine girdiğini de gösterir.[6]

4) Beraberliğe işaret eden “ma’ahû [onunla birlikte]” kelimesi ayrıca onun din, İslamiyet, İslam’a hizmet ve sünnetine, açtığı çığıra ittiba ve uyma yönünden de onunla beraber olduğuna işaret eder.

***

İkincisi: “Eşiddâu ‘ale’l-küffâr [Onlar kâfirlere karşı şiddetlidirler].”

Ayetin bu kısmı, sahabelerin küfre ve kâfirlere karşı düşmanlığını ve şiddetini “sarih” olarak gösterdiği gibi; Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olacak Hz. Ömer’e de “işaret” eder.

“Eşiddâu [Şiddetliler]” kelimesi çokluk şeklinde gelmesiyle, ashab-ı kiramdan, kâfirlere şiddet özelliği öne çıkan diğer sahabeleri de gösterir. Hz. Ömer, başından beri kâfirlere karşı şiddetlidir. Mekke’de bu vasfı öne çıktığı gibi; Hicret’inde ve Medine döneminde de bu özelliği açıkça görülür. Hilâfetinde de zalimlere ve kâfirlere karşı şiddetli ve tavizsiz olmuş, hatta onun döneminde kâfir topraklarından çok yer fethedilmiştir. O, kâfirlere karşı şiddeti ile Sasanilere son vermiş, Bizans’ın en güzel eyaletlerini almıştır. “Eşîddâu ‘ale’l-küffâr” ayrıca bu fetihlere de işaret eder.[7]

***

Üçüncüsü: “Ruhamâu beynehum [kendi aralarında merhametlidirler].”

Ayetin bu kısmı bazı müfessirlere göre Dört Halife’den üçüncüsü olan Hz. Osman’a işaret eder. Sahabeler, müminlere karşı merhametli oldukları gibi; Hz. Osman da onlara pek merhametlidir ve onun merhamet yönü öne çıkar. Onlara yaptığı mali yardımlar bunu gösterdiği gibi; hilâfeti zamanındaki şefkat ve merhameti de bunu gösterir. Hz. Osman, Müslümanlara şefkat ve merhametinden ve kanlarının dökülmesini istemediğinden, iç harp çıkmasını istememiş, ihtilalcilere karşı silah kullandırmamış ve kendini feda etmiş, sonunda Kur’ân okurken “mazlum olarak” şehit olmuştur.[8]

***

Dördüncüsü: “Terâhum rükka’an sücceden [Onları hep rükû ve secde ederken görürsün. Onlar Allah’tan fazıl ve rıdvanı çok isterler]…”

Burası “sarih” olarak yine ashabın önemli bir özelliğini açıklar. Yani onlar namazlarında devamlıdırlar, namazı asla bırakmazlar. Onları çok çok rükû ve secde ederken görmek, farzlarla birlikte nafileler kıldıklarını da gösterir. Çünkü “ibtigâ”nın, yani fadl ve rıdvanı aşırı derecede istemenin gereği de budur. Ayrıca ayetin bu kısmı, züht ve ibadetiyle, fakr ve iktisadıyla, rükû secdelerinde devamı ve çok namaz kılması ile meşhur olan Hz. Ali’ye de “işaret” etmektedir. Hem Hz. Ali, devamlı Allah’ın fazlını ve rızasını istediği için, zamanındaki fitne ve harplerde, reyinde, isabetli ve istikamette olduğuna da işaret vardır.[9]

Görülüyor ki, Fetih Suresi’nin bu ayeti sahabeleri açıkça övdüğü ve iyilikle andığı gibi, onların büyüklerinden olan Dört Râşit Halife’yi de iyilikle anmakta ve iyi görmektedir. Öyleyse ayet onları nasıl görüyor ve anıyorsa, biz de onları öyle görmeli ve öyle anmalıyız. Ayet-i kerime onları iyi anışta ve hayırda nasıl birleştiriyorsa, biz de öyle birleştirmeli ve bu konuda aynı konumda ve durumda bilmeliyiz. Ayrıca bu ayet-i kerimeye; Dört Halife’nin birbiriyle irtibatı ve ilişkisi açısından bakılırsa, onlar öne çıkan özellikleriyle iyi, Allah’ın övdüğü ve sevdiği kişilerdir. Zaten işari mana bir yana, sahabeler olarak ayet sarihan onları övülen ve sevilen kimseler olarak anlatmaktadır.

Kur’ân-ı Hakîm’in lafızlarının (kelimelerinin) “sarih manaları” olduğu gibi ; “sarih olmayan imaları, remizleri ve işaretleri” de vardır. Bunlara “işari manalar” denir. Aslında her sözde ima, remiz ve işaretler bulunabilir. Bir ayeti geçmişte ve gelecekte birçok şeye işaret edebilir. İşari mana bir tabakadır. Bu sebeple “ayetin işari manası ancak budur” da denilemez. Birinin çıkardığı işari manayı, bir başkası bulamayabilir. İslam hukuku metodolojisinde de sözün manaya delâleti , “dâl bi’l-ibâre, dâl bi’l-iktizâ, dâ’il bi’l-işâre” gibi türleriyle açıklanmıştır. Demek lafız, işareti ile de bir manaya delalet eder. Ayrıca, delâlet-i tazammuniye ve delâlet-i iltizamiye konuları açıklanırken bu konuya temas edilir.[10] Kinaye, bağlı olduğu vasıtalara göre dört kısma ayrılır: Ta’rîz, telvih, remiz, ima ve işaret.

Şu halde İlm-i Beyan’ın konuları içinde yer alan kinaye sanatı içindeki işari mana, belagatçiler tarafından da kabul edilmektedir.[11] Tefsir ekolleri içinde , “İşari Tefsir” ekolü de yer almaktadır. Yalnız “işari mana” konusunu Bâtınilik ve Hurufilik gibi sapkın cereyanlarla karıştırmamak gerekir. Muteber birçok tefsirde, işari manalara yer verilir.

Burada ölçü şudur: Kur’ân’ın ve İslam’ın “ruhuna ve özüne uygun,” vakıaya mutabık, hakikatleri teyit eden ve destekleyen işari manalar makbuldür. Zaten yorumların çoğu da işari mana ile ilgilidir. Farklı zamanlar içinde—burada belirtildiği gibi—farklı kişilere, gruplara ve taifelere işaretler olabilir. Önemli olan, işaretleri doğru istihraç ve istinbat edebilmektir. Bunun için derin bir bilgi ve vukufiyet gerektiği gibi; İslami ölçülere uymak hususunda denge de şarttır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Fetih, 48/29; Taberi, Riyâz, I, 27; Yazır, VI, 4440; Murat Sarıcık, Sahabe Modeli, Nesil Yayınları, İstanbul 2006, sayfa 66 vd.

[2] Fetih, 48/29.

[3] Tahrim, 66/4 vd. Taberi, Câmi’u’l-Beyân , XIII, 142; Alusi, XIV, 192; Heyet, Mecma’u’t-Tefâsir, VI, 35; Mehmed Vehbi Efendi, Ahkâm-ı Kur’aniye, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1971, sayfa 347; Sabuni, III, 407.

[4] Tevbe, 9/40; Taberi, Riyâz, I, 27; Alusi, XIV, 192.

[5] Sâbûni, Mâturidiyye Akâidi, s. 58; İbnü Ebi’l-Izz, s. 471-476.

[6] Tahrim, 66/ 4. Açıklanan sır için bkz. Sabuni, III, 407.

[7] Taberi, Riyâz, I, 27; Heyet, Mecma’u’t-Tefâsîr, VI, 34; Alusi, XIV, 194; Mehmed Vehbi Efendi, Ahkâm-ı Kur’aniye, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1971, sayfa 347.

[8] Buhari, IV, 202; V, 34; Diyarbekri, II, 254, 266-268; İbnu Ebi’l-Izz, s. 187; Heyet, Mecma’u’t-Tefâsîr, VI, 36; Sabuni, s. 129; Ömer Nasûhi Bilmen, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Bilmen Basımevi, İstanbul ty, sayfa 40; Murat Sarıcık, Sahabe Modeli, Nesil Yayınları, İstanbul 2006, sayfa 100-103; 193.

[9] Buhari, IV, 207; İbn-i Mâce, I, 42-45; Heyet, Mecma’u’t-Tefâsîr, VI, 34-36; İbn-i Kesir, Tefsir, II, 71; Alusi, XIV, 194; Sabuni, Mâturidiyye Akâidi, s. 130.

[10] Ömer Nasûhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkıyye Kâmusu, Bilmen Yayınevi, İstanbul 1985, cild I, sayfa 22 vd.; Hikmet Akdemir, Belağat Terimleri Ansiklopedisi, İzmir 1999, sayfa 43-44, 188, 216-222.

[11] Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, İstanbul 1989, s. 176 vd.; Ahmed el-Hâşimi, s. 350-351.

 

**********

 

ALINTI:

Prof. Dr. Murat Sarıcık, Hz. Ali İlk Üç Halife ile Kavgalı mıydı?, Nesil Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 23 ve devamı.

.

www.belgelerlegercektarih.net


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.