Sadece Kur’ân ile Amel Edilemez

*

sadece kuran yeter mi, sadece kuran diyenler, sünneti inkar edenler, sünnet inkarcilari, hanifler, peygamberin görevi teblig mi, beyan ne demek, tu beyyine, sünnet kuranin aciklamasi mi, peygambersiz din olmaz

***

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah Teala tarafından gönderilmiş bir Peygamberdir. Kur’ân-ı Kerim de O’na (s.a.v) nazil olmuştur. Kur’ân yüce Allah’ın vahyidir ve insanlara ulaşılması istenmiştir. Işte Resulullah’ın (s.a.v) ilk görevi burada başlıyor. Ama bununla bitmiyor. Zira Hz. Peygamber (s.av.) sadece Kur’ânı iletmekle yetinseydi bu durumda o sadece ayetleri okuyan biri olacaktı. Bu durumda Hz. Peygamberin (s.a.v) seçiminde herhangi bir özellik kalmayacaktı. Elimize aldığımız bir Kur’ân-ı Kerim’i bütün ahkamı, şeriatının tafsilatıyla uygulamasıyla, Resulullah’ın (s.a.v) icra ettiği tarzıyla anlamaya çalışalım. Bunu yaparken de sünnetten bağımsız düşünelim. Özellikle ahkam ve ibadetler hususunda yapabileceğimiz bir şey yoktur.

Bu tecrübeyi bir de, Kur’ânla onun beyanı olan sünneti bir arada mütalaa ederek yaşayalım. Ilk neticeden çok farklı bir şekille karşı karşıya geleceğiz. Zira bu durumda Kur’ândan anlayacaklarımız, ahkam ve ibadetle emirlere katacaklarımız haylice farklılaşacaktır. Işte bu tecrübe Kur’ânla tek başına amel edilemeyeceğinin en açık belgesidir.

Kur’ânın ‘icaz ve belağati, müşkil ve mücmel nassları ihtiva etmesi onun kendi dışında başka bir kaynak tarafından beyan ve tefsir edilmesini zaruri kılmaktadır.

Akıl da şunu öngörür:

Kur’ânın beyana ihtiyacı olan ayetleri mutlaka bir müfessire ihtiyaç duyar. Bu müfessir ya her insanın kendisi olur veya bir Peygamber olur. Her insan bizatihi kendisi Kur’ânın müfessiri olursa bu durumda maksadı ilahinin bulunması mümkün olmaz. Yeryüzündeki insan sayısınca tefsir/yorum/mezhep meydana gelmiş olur. Birlik bozulur. O halde Kur’ânın muradına uygun bir tefsir gerekir ki o da ancak Peygamberle sağlanabilir. Esasen Kur’ânın bir beyana ihtiyacının olması gerçeği de Kur’ânla tek başına amel edilemeyeceğini gösterir.

Sadece Kur’ân-ı Kerimle tek başına amel edilemeyeceğine dair örnekleri şöylece sıralayabiliriz:

1. Örnek:

Kur’ân-ı Kerim kısasla ilgili genel prensipler vaz etmiş; kısas hakkının tanındığını[1] kısasta hayatın varlığını[2] maktulun velisinin kısası talep hakkı olduğunu[3] bildirmiştir.

Ancak; katilin baliğ, deli olması hali, cinayeti kabul yolu, hamile kadının durumu, diyetin miktarı ve cinsi gibi bütün teferruatlar sünnetle belirlenmiştir.

***

2. Örnek:

Ayeti Kerime’de; “ve erkek hırsızın ve kadın hırsızın, işledikleri fiilden dolayı Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin”[4] buyurulmuş, ama teferruat verilmemiştir. Ellerin nereden kesileceği, ne tür hırsızlıklarda elin kesileceği, çalınan malın durumunun el kesmeyi etkileyip etkilemeyeceği, cezanın hangi hallerde uygulanmayacağı, yankesicinin hırsız sayılıp sayılmayacağı gibi bütün noktalar sünnet aracılığıyla açıklanmıştır.

***

3. Örnek:

Kur’ân cünüb için, “cünüb iseniz temizlenin”[5] buyurmuş ve cünübün ahkamıyla ilgili bütün hususların beyanını sünnete bırakmıştır. Gusülün nasıl yapılacağı, cünüb olan kişilerin neler yapamayacağı, neleri ise yapabileceği sünnetle açıklanmıştır.

***

4. Örnek:

Teyemmümle ilgili ayette “…tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün”[6] buyurulmuştur. Teyemmümün teferruatı, yaralara nasıl teyemmüm yapılacağı, su bulununca teyemmümle kılınan namazın kaza yapılıp yapılmayacağı gibi bütün açıklamalar sünnetle beyan edilmiştir.

***

5. Örnek:

Kur’ân-ı Kerimde “ve namazı kılınız ve zekatı veriniz.”[7] emrinin dışında namazla ilgili bazı ayetler yer almıştır.[8] Namazın kılınış şekli, rükünlerin nasıl yapılacağı, namazlarda nelerin ne miktarda okunacağı, namazların rekat sayısı, vacib- sünnet ve nafile namazların durumu, namaz esnasında kişinin pozisyonu, cemaat ve imamın münasebeti, namazların vakitleri, namazın içindeki ve dışındaki şartlar, namazı bozan şeyler ve ilgili yüzlerce ahkamın hepsi sünnetle izah edilmiştir.

***

6. Örnek:

Allah Teala “zekat veriniz” buyuruyor. Konuyla alakalı başka bir nas da yoktur. Allah Teala abesle iştigal etmez. Bu emrin muhakkak yerine getirilmesi gerekir. Aksi takdirde zekat veriniz emri havada kalır. Peki, nasıl zekat vereceğiz; ne kadar vereceğiz? Şayet sünneti kabul etmezsek buna aklımızla karar vereceğimiz açıktır. Akıl da değişken olduğuna göre, bir sürü görüş/yorum/mezhep ortaya çıkacaktır. En basiti, günümüzde artık “zekat malın kırkta biri değil, kırkta otuz dokuzudur” diyenler de türemiştir. Işte bunun için sünnete şiddetle ihtiyaç vardır. Ihtilafları sona erdiren bir özelliği de söz konusudur. Zekatın hangi mallardan gerekeceği, hangi mallardan ne kadar zekat verileceği, zekatın verilme şekli, kimlere ve nasıl zekatın tahakkuk edeceği, hububat ve hayvanların zekatı gibi bütün beyanlar sünnetle getirilmiştir.

***

7. Örnek:

Ayette “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun”[9] buyurulmuştur. Bu ayetten, kolayımıza geleni okumamızın gereğini anlayabiliyoruz. Ancak bu emirde geçen kıraat, Kur’ân kıraatı mıdır? yoksa başka bir şey mi, Kur’ân kıraatıysa her rekatta mı, yoksa tek rekatta mı okunacak, okunma miktarı ne olacak? Işte bütün bunlar sünnetle açıklanmıştır.

***

8. Örnek:

Bir ayette: “Ey iman edenler! Rüku ve secde ediniz”[10] buyurulmuştur. Ancak, ayette kastedilen rüku ve sücudun nasıl yapılacağı, bundan neyin kastedildiği, her rekatta kaç rüku ve secde bulunduğu, rüku ve secdenin ölçülerinin ne olduğu, rüku ve secdede nelerin okunacağı, farz ve nafile namazlardaki secde ve rükuların değişip değişmeyeceği gibi bütün teferruatlar sünnetle açıklanmıştır.

***

9. Örnek:

“Allah için hacc ve umreyi tamamlayın”[11] ayetinde kastedilen haccın nasıl yapılacağı, umrenin şartları ve yapılış şekli, emredilen hacc ve umrenin arap geleneğinden kaynaklanan hareketler mi olduğu yahut farklı mı olduğu ayette belirtilmiyor.

Hz. Peygamber (s.a.v) kendi uygulaması ve sözleriyle bütün bu sorulara cevap veriyorlar. Kur’ân-ı Kerimde verdiğimiz örneklerin benzerleri haylice fazladır. Bütün bu örnekleri düşündüğümüzde, sünnetin verdiği bilgilerden bağımsız olarak bu ayetleri anlamamızın mümkün olmayacağı ortaya çıkacaktır.

Aklınızı – bu ayetlerin işaret ettiği hususları beyan eden sünnetten, sünnet vasıtasıyla zarureten bilinen esaslardan, müctehidlerin buradan çıkardıkları içtihadlardan ve sünnet kanalıyla bilinen hükümlerden arındırın, sonra bakınız; herhangi bir insanın, sünnet kanalıyla açıklanan şeyleri bilmesi mümkün olabilir mi? Bir kısmının mümkün olacağını varsayalım, bütünü mümkün olabilir mi?[12]

Örneklerini verdiğimiz hususları derleyen Ibni Hazm şöyle diyor:

“Öğle dört rekattır, akşam üç rekattır, rüku ve sücud şöyle yapılacak, namazda şunlar okunacak, selam şöyle verilecek, oruçta nelerden sakınılacak, altın ve gümüşün, koyun, deve ve sığırın zekatı nasıl verilecek, ne kadar verilecek, arafatta vakfeden sonuna kadar haccın nasıl yapılacağı, arafat ve müzdelifede namazın nasıl kılınacağı, şeytanların taşlanması, ihramın durumu, yasakları, hırsızın elinin nasıl ve nereden kesileceği, süt kardeşliğinin durumu, hangi şeylerin yenemeyeceği, haddlerin, talakın, alışverişin, kurbanın, faizin ahkamı. . . hususunda Kur’ânın neresinde ayetler bulabilmekteyiz.”[13]

Ibni Hazm’ın sormak istediği aslında şudur:

Sünnet olmasaydı Kur’ân-ı Kerimin kendisine bakıp bütün bu hükümleri istinbat etmemiz mümkün olur muydu? Verilecek cevab elbetteki hayırdır.

Cenab-ı Allah, Kur’ânı tek başına amel edilsin diye indirmedi. Resulullah’a (s.a.v) da sadece Kur’ân’ı tebliğ etmesi için göndermedi. Kur’ân ve Resulullah’ın beraber anılması dahi Kur’ân’ın doğru, tam ve maksadı ilahiye uygun olarak anlaşılmasında gerekli olan sünnet koşulunu anlatmaya yeterlidir. Ve sünnetin -inkarı gayri kabil- hayattaki etki ve- varlığı da Kur’ân’la tek başına amel edilemeyeceğini gösteren en açık delillerdendir.[14]

Zira Kur’ân, anayasa mesabesindedir. Her konuyu ayrıntılı olarak ele almaz. Daha ziyade genel ilke ve temel prensiplere değinir. Sünnet ise kanun ve yönetmelikler hükmündedir. Kur’ân’da detayı verilmeyen konuları genişleterek vuzuha kavuşturur. Kur’ân’da bugün anayasalarda “bilinçli boşluk” diye adlandırılan gerekçeyle bazen açık olarak değinilmeyen veya üstü kapalı geçilen hususlar olabilir. Bu boşluklar sünnet tarafından doldurulur.[15]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Bakara Suresi 178.

[2] Bakara Suresi 179.

[3] Isra Suresi 33.

[4] Maide Suresi 38.

[5] Maide Suresi 6.

[6] Nisa Suresi 43.

[7] Bakara Suresi 43, 83, 110; Lokman Suresi 4; Mücadele Suresi 13.

[8] Nisa Suresi 43, 103; Cuma Suresi 9.

[9] Müzzemmil Suresi 20.

[10] Hacc Suresi 77.

[11] Bakara Suresi 196.

[12] Abdülgâni Abdülhâlik, Hücciyetü’s-Sünne, Darü’l Kurâni’l Kerim, Beyrut 1986, sayfa 326.

[13] Ibn Hazm; Ebu Muhammed Ali b. Hazm, el-Ihkâm Fi Usuli’l Ahkâm, (tahkik: Ahmed Muhammed Sâkir), Mısır, cild 2, sayfa 79, 80; Abdülgâni Abdülhâlik, Hücciyetü’s-Sünne, Darü’l Kurâni’l Kerim, Beyrut 1986, sayfa 321-327.

[14] Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu, Kur’ân-ı Kerim’in Doğru Anlaşılmasında Hadislerin Önemi, Ta-Ha Yayıncılık, Ankara 1999, sayfa 72, 73.

[15] Prof. Dr. Yavuz Köktaş, Kur’an’a Aykırı Görülen Hadisler, Insan Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 20, 21.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

www.belgelerlegercektarih.net

.


4 yorum

mert · 12 Mart 2015 22:41 tarihinde

mutlaka okuyun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.