Mesele Kur’an değil arkadaş, sen hala anlamadın mı?

*

Ingiliz istihbaratçısı Wilfred Scawen Blunt ve Reformcu mason Cemâleddin Efgânî…

***

Bu başlık size bir yerden tanıdık geliyor değil mi? Türkiye’yi ingiliz medyasına şikayet eden Mehmet Ali Alabora’nın Gezi olayları sırasında twitter’de paylaştığı “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı?” sözünden mülhem.

Tarih bize gösterdi ki, Emperyalistler hedeflerine ulaşmak için esas meseleyi açıktan söylemez, size “hoş”, “süslü” ve “mantıklı” gelecek bir şekle büründürerek takdim ederler.

Tıpkı şu ayetlerde işaret edildiği gibi:

“… Ve böylece Allah’ın haram kıldığını helal kabul ederler. Kötü işleri onlara süslü, güzel gösterildi. Allah kâfir topluluğu hidayete erdirmez.“[1]

“Hani şeytan onlara yaptıkları işi güzel gösterip şöyle demişti: ‘Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Ben de yanınızdayım.”[2]

Hakikaten Emperyalistler, özellikle de ingilizler, yaptıkları kötü işleri süslü ve mantıklı gösterip meşrulaştırmak ve karşı taraftan gelebilecek muhtemel olumsuz tepkilerin önünü almak için bu usule başvururlar.

Bu hususun daha iyi anlaşılabilmesi için Ingiltere’yi idare edenlerin yetiştirildiği ve şimdiki Ingiltere başbakanı David Cameron da dahil olmak üzere birçok başbakan çıkaran Eton Koleji’nin 2011 Burs Müracaat sualine bakmak yeterli olacaktır:

“Yıl 2040. Ortadoğu’daki bir petrol krizi neticesinde Britanya’da petrol tükendikten sonra Londra sokaklarında isyanlar var. Protestocular kamu binalarına saldırdı. Çok sayıda polis öldü. Neticede hükumet protestoları durdurmak için orduyu harekete geçirdi. Iki gün sonra protestolar durdu, fakat yirmi beş protestocu ordu tarafından öldürüldü. Sen Başbakansın. Kamuoyuna yayınlanacak bir konuşma için, saldırgan protestoculara karşı orduyu kullanmanın sizin için neden tek mümkün ve hem lüzumlu hem de ahlaki tercih olduğunu izah eden bir metin yazın.”[3]

Emperyalistlerin bu “kötüyü süslü gösterme” tuzağına maalesef günümüzde bazı samimi Müslüman kardeşlerimiz de düşmüşlerdir. Emperyalist hile ve propagandaların tesiriyle “sadece Kur’an” diyerek Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetine sırt çevirmişlerdir. Halbuki Sünnet olmadan sadece Kur’an ile amel edilemez.[4]

Sünnetin inkarı ve dinde reform yapılması, emperyalistlerin Islam’dan kurtulmak için geliştirdikleri ve merkezinde “ılımlı Islam”ın bulunduğu çok kapsamlı bir projedir.

Reformcuların el üstünde tuttukları Cemâleddin Efgânî ile dost olan ve onunla beraber çalışan Ingiliz istihbaratçısı Wilfred Scawen Blunt, “Islam’ın Geleceği” adlı kitabında şöyle yazıyor:

“Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın sembolü olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün bu dinden çıkmaları, tarihin enteresan bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır.”[5]

*

cemaleddin-afgani-cemaleddin-efgani-mason-resit-riza-muhammed-abduh-dinde-reform-mezhepsizler-sadece-kuran-diyenler

Solda Mason kıyafeti içinde Cemâleddin Efgânî; sağda Şark Yıldızı Mason Locası’na müracaat istidası (dilekçesi)…

***

Ingiltere’yi kendilerine üs seçen ve George Orwell’in “Parti”, Cizvitlerin “Şirket” olarak adlandırdığı Tapınakçılar, yani Global Sermaye için emperyalizm bir inanç, hatta bir dindi. Askeri ve ekonomik sahalarla mahdut olmayan, Ilahi dinleri ve kültürü de ele alan bir din. Belli ailelerin isimleri öne çıksa da her nesilde doğru namzetleri bulup bu inançlarını onlara aktarıyor, bu sayede uzun vadeli plan ve projelerin hayata geçmesini sağlıyorlardı. Bir inancın en büyük düşmanının da şahıslar veya devletler değil, başka inançlar ve dinler olduğunu biliyorlardı. Bir inancı yok etmeye kalktığınızda daha da güçlenerek geri geldiğini de. Bu yüzden düşmanlarını yok etmiyor, değiştiriyor ve kendilerinden biri gibi yapıyorlardı. Yani, düşman olarak gördükleri Islamiyet’in modernize edilmesine ve gelenekçi Sünni Islam’ın tasfiyesine çok ehemmiyet veriyorlardı. Neticede Islamiyet, sanayinin verimli tatbikatını aksatmayacak şekilde reforme edilir ve Müslüman Türkler kendi adetlerini kabullenirse, Tapınakçılar için bu din tehlike olmaktan çıkar ve daha fazla ve daha rahat para kazanabilirlerdi.

Afgani’nin Ingiliz dostu Wilfrid Scawen Blunt’ın 1882’de, yani Sultan Abdülhamid henüz tahtta iken Ingiltere kamuoyuna hitaben yazdığı “Islam’ın Geleceği” adlı kitap, Tapınakçıların bu maksadını güzel bir şekilde hülasa ediyordu. Blunt, Tapınakçıların son yüzyıldaki en büyük rakibi Sultan II. Abdülhamid’i elinden geldiğince objektif bir şekilde şöyle anlatıyordu:

“Ne yazık ki Abdülhamid ne şehvet düşkünü ne de budala birisiydi. Içgüdüleriyle hayran olunacak bir şekilde kendisi ve ailesi için emniyet ipini yakalamış; aşırı gerici sınıfın başına geçerek akıbet saatini bir müddet ertelemişti.

Abdülhamid’in şahsiyetine ve dini fikirlerine dair sağlıklı bir bilgi edinebilmek oldukça zor, ancak inanıyorum ki dini fikir adına aşırı Hanefi görüşleri kabullendiğini iddia etmek pek de yanlış olmaz. Gençliğinde şehzade olarak ciddi bir adamdı. Öğrenmeye, bilhassa coğrafya ve tarihe düşkündü, bir alim olmasa da dini hakkında belli bir bilgiye sahipti. Dolayısıyla, kendi ruhani pozisyonuyla alakalı düşüncelerinde samimi olduğunu farz edebiliriz…

Hususi hayatında, söylendiğine göre, ibadetlerini nizami olarak yapmaktadır… Hem dervişlerin hem evliyanın hem de mukaddes kişilerin hürriyetçi hamisidir (koruyucusudur). Bunlar türlü zahmetlerle arayıp bulduğu ve alnının akıyla teslim aldığı şeylerdi. Idari işlerinde, kendisi de bizzat faili olsa da, Şeriate kesin bir itaat içerisindeydi ve şüpheli mevzularda daima müftüye veya Şeyhülislam’a danışmaktaydı. Şer’i kanunları sorguladıklarında Avrupalı taleplere karşı metanetli durmakta en ufak bir tereddüt göstermedi.

Bütün bu sebepler neticesinde çok rahat anlaşılacaktır ki Abdülhamid sadece Türk ulemanın desteğini kazanmakla kalmadı, fakat aynı zamanda kendi hakimiyeti dışındaki fikri sınıfın da anlayışını elde etti…

Ingiltere’den korkmuyor ve küfür reformlarına karşı gözüpek bir cephe oluşturuyordu. Avrupa’nın gözü önünde Avrupa himayesindeki birisini, Midhat’ı, tevkif etme ve öldürtmeye çalışma cesaretini gösteriyordu. Son olarak, Fransızları Tunus meselesinde elinde oynatmış ve yüzyıllardır iddialarına muhalefet eden bir nüfus olan Kuzey Afrika Müslümanları arasında daha fazla sempati kazanmıştı. Yirmi yıl evvel bir Osmanlı Sultanı için herhangi bir Arap’ın yüreğinde sadakat hissi uyandırmak imkansız bir şeydi. Tunus o zamanlar Saraydan müstakil olmakla övünüyordu ve kıyı şehirlerindeki Hanefi idarecilerse Türkler için savaşmak fikrinin izini sürüyorlardı. Şimdiyse bizzat Malikiler yani Kervan’ın püritenleri, Abdülhamid’in tesiri altına giriyorlar. Yine Mısır’da bir kıpırdanma başlattığını, Hintli Müslümanların camilerde onun için dua ettiklerini görüyoruz.”[6]

Blunt, Sultan Abdülhamid tahtta olduğu müddetçe Islamiyet’te reform yapılamayacağını ve Tapınakçıların, Müslümanları bir arada tutan halifelikten kurtulamayacaklarını biliyordu; “Biliyorlardı ki ismi ister Abdülaziz olsun ister Abdülhamid, bir Osmanlı Halifesi olduğu müddetçe ahlaki ilerleme (dinde reform) olmayacak… Gün gelip de Abdülhamid tahttan indiğinde veya öldüğünde Osmanlı Hilafetine karşı bir harekete karar verilecektir.”[7]

Blunt’a göre, Ingilizlerin desteklediği Vehhabiliğin ilk başta çok sayıda takipçisi vardı, fakat modern düşüncenin inkişafı için hiçbir çaba sarf etmemeleri ve mezar taşları, minare vs. gibi ufak tefek şeyler üzerinde çok lüzumsuz bir katılık sergilemeleri yüzünden siyasi olarak başarısız olmuşlardı.[8]

Yine de Vehhabiliğin Islam dünyasında reform için bir arzu uyandırdığını ifade eden Blunt, “ortaya çıkacak yeni bir Abdülvehhab, ancak sapkın olarak değil, Ortodoks (Sünni) bünyenin içinden çıkacak biri, Loyola yahut Borromeo’nun fonksiyonunu başarıyla görebilir” diyordu.[9] Charles Borromeo (1538-1584), Katolik kilisesinde mühim reformlar yapan bir kardinaldi.

Yani Cizvitlerin kurucusu Loyola nasıl Katolikliği yaydığını iddia edip el altından bu mezhebi çökertmeye çalıştıysa, Sünnilerin arasından çıkacak ve Vehhabiliğin kurucusu Abdülvehhab gibi katı olmayan bir reformcunun da aynı vazifeyi göreceğini iddia ediyordu.

Blunt, Sultan Alparslan’ın tabiriyle, “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı!” diyerek dinde reforma karşı bir duruş sergileyen Türkleri ve mensup oldukları Hanefi mezhebini aşağılıyor ve Afgani’yi kendilerine örnek alarak kendi fikirlerine göre dini yeniden yorumlayan Mısırlıları övüyordu.[10]

Blunt reformlar karşısındaki en büyük manilerden birinin Şeriat; yani farz, vacip, sünnet ve haram vs. gibi Islam alimlerinin Kur’an, Sünnet, kıyas ve icma yoluyla evlilik, alışveriş, cezalar vs. gibi hayatın her sahasına dair koymuş oldukları fıkıh kaideleri olduğunu anlatıyordu:

“Arap düşüncesi bir kez daha Islam üzerinde hakim olursa, onun gidişatı kanunun daha geniş ve daha hür yorumlanması yolunda olacak. O zaman da Hristiyan alemi ile hatta belki Hristiyanlıkla hakiki bir mutabakatın yolu açılmış olacaktır. Bugünkü haliyle reformun karşısına dikilen büyük zorluk şu:

Şeriat yahut kanunun yazılış şekli, Ortodoks (Sünni) Islam içinde halen şüphe edilemez olarak görülüyor.”[11]

Bu durumda şeriatı ortadan kaldırmanın yolu da Imam-ı Azam, Imam-ı Gazali, Imam-ı Rabbani vs. gibi Islam alimlerine olan itimadın ve hürmetin yıkılmasından ve avamın alimler yerine doğrudan Kur’an’a müracaat etmesinden geçiyordu.[12]

Osmanlı Imparatorluğu, Islam’ın bedeni; Islamiyet de Osmanlı’nın ruhuydu. Türkler, çoğu Türk bile olmayan Genç Türklere(Ittihat ve Terakkicilere) bedenlerini teslim ettiler, “Yeni Dünya”nın ve “Yeni Avrasya”nın bir parçası olan “Yeni Türkiye”de, çoğu Müslüman bile olmayan (Ehl-i Sünnet dışı) Genç Imamlara da ruhlarını teslim edecekler mi; bir sonraki ihtilal, Makedonya dağlarında değil de kendi kalplerinde ve zihinlerinde meydana geldiğinde, padişahlarından(halifelerinden) yüz çevirdikleri gibi (Ehl-i Sünnet) alimlerinden de vazgeçecekler mi, zaman gösterecek. Yazımızı Tapınakçı Aubrey Herbert’in amcası Auberon’un yakın dostu Blunt’ın “Islam’ın Geleceği” kitabındaki son sözleri ile bitirelim;

“Esas nokta şu ki, Ingiltere, Asya’daki iyi şeyleri yok etmeyi değil, geliştirmeyi kabullendiğine dair itimadı telkin etmelidir. Ne Islam’ı yok edebilir ne de onunla olan bağını koparabilir. Bu yüzden, Tanrı aşkına, bırakın Islam’ı ele alsın ve fazilet (modernizm/reform/bidat) yolunda iyice yüreklendirsin. Çünkü tek kıymetli ve tek akıllıca yol bu. Hatta diyebilirim ki tüm Haçlı seferleri çağından daha kıymetli ve daha akıllıca bir yoldur.”[13]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] 9-Tevbe Suresi, 37.

[2] 8-Enfal Suresi, 48.

[3] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 77.

[4] Bu mevzuyla alakalı yazılar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.net/hadisler-olmadan-hacc-yapilabilir-mi/

http://belgelerlegercektarih.net/sadece-kuran-ile-amel-edilemez/

http://belgelerlegercektarih.net/resul-ve-nebi-farki-resule-itaat-nedir/

http://belgelerlegercektarih.net/orneklerle-sunnetin-kurani-aciklamasi-ve-peygamberin-s-a-v-haram-koymasi-kurana-aykiri-mi/

http://belgelerlegercektarih.net/sunneti-inkar-harf-inkilabindan-daha-tehlikelidir/

http://belgelerlegercektarih.net/kuranin-umumunu-tahsiste-hadislerin-rolu/

Daha fazla yazı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.net/ehl-i-sunnet-mudafaasi/

[5] Wilfred Scawen Blunt, Islam’ın Geleceği, 1882. Aktaran; Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 462.

[6] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 50-52.

[7] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 52, 53.

[8] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 33.

[9] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 34.

[10] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 85.

[11] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 86.

[12] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 89.

[13] Wilfred S. Blunt, Islam’ın Geleceği, (Tercüme eden: M. Fatih Karakaya), Ayrıntı Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 109.

NOT: [5] no’lu dipnottan itibaren aktaran; Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 462 ve devamı.

Reformcu mason Cemâleddin Efgânî hakkında daha fazla malumat için bakınız;

http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=580

http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=582

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

www.belgelerlegercektarih.net

.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.