Mehmet Okuyan, Mustafa Islamoğlu ve Caner Taslaman gibi Modernistlere Reddiye

Önceleri kendisi de Abdülaziz Bayındır, Mustafa Islamoğlu, Mehmet Okuyan gibi Islam Modernizminin temsilcilerinden olan Prof. Dr. Mehmet Paçacı, yaptığı ciddi sorgulamalar ve çalışmalar neticesinde bunun bir “proje” olduğunu görmüş ve batının empoze ettiği bu yolu terketmiştir.

Prof. Paçacı, “Çağdaş Dönemde Kur’an Ve Tefsire Ne Oldu?” isimli kitabında bu süreci şöyle anlatır:

“Kur’an ve Biz Ne Kadar Tarihseliz? adlı çalışmamda, İslam modernitesinin haklı bir gerekçesi olduğu görüşünü ortaya koymaya çalışmış ve bunu zamanında sahip olduğum bilgi birikimi ile savunmuştum. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, İslam Çağdaşçılığı hakkında farklı bir görüşe sahip oldum. Buna göre aslında İslam Çağdaşçılığı, gerçek anlamda İslam’a ait kaynaklardan ve bu kaynakların her nesilde yorumlanmasıyla bize bir birikim halinde gelen İslam geleneğinden türememiş, aksine büyük oranda çağdaş durumun Müslümanlar üzerinde yarattığı etkiler sonucunda peyda olmuştur. Onun çağdaş durumu İslam açısından meşrulaştırmaktan başka bir amacı ve sonucu da olmamıştır. Işte hayatımın bu döneminde yaptığım çalışmalar Islam çağdaşçılığının bu portresini çözümlemeyi amaçlayan genel bir projenin içini dolduran yazılar oldu. Söz konusu ettiğim düşünce ve benlik seyahatim sırasında Islam çağdaşçılığının, temel tezi nedeniyle, aslında alabildiğine özgün bir duruşa ve sağlam bir sistematiğe sahip olan Islam bilimler geleneğini büyük oranda ıskaladığını gördüm. Bu yaklaşım yeni çağa uygun, farklı bir Islam üretimini, nesilden nesile yaşatılan Islam dediğimiz bünyeyi ısrarla bir kenara bırakarak elde etme tutkusu gösteriyordu. Bunun için protestan bir kutsal kitap anlayışıyla sadece Kur’an’la yola çıkmanın yeterli olduğuna inanıyordu. Burada okuyacağınız makalelerin, sadece Kur’an metnini okuyarak ve fakat onu yorumlayacağınız ortamı Islam dışından seçerek üreteceğiniz öğretinin aslında Islam değil, başka bir şey olabileceğini yeterince gösterdiğini umuyorum. Islam çağdaşçılığı bağlamında ‘bu başka bir şey’, ne kendi bünyesine ne de uymaya çalıştığı yapıya kabul ettirebildiği bir çeşit Doğulu Batı modernitesi olmuştur.”[1]

Prof. Dr. Mehmet Paçacı, aşağıya kısaltarak aldığımız, “Çağdaşçı ‘Kur’an’da Kadın’ Yorumunun Eleştirisi”[2] başlıklı makalesinde, Islam düşmanı Batılıların iftiralarını ve Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır, Mustafa Islamoğlu, Caner Taslaman vb. gibi bunlara aldanan veya gönüllü taşeronluğunu yapan Çağdaşçıların (Modernistlerin) gerçeklere aykırı iddialarını cevaplandırıyor. Ayrıca bu çalışma, “Osmanlı’da kadınların hiçbir hakkı yoktu” gibi kemalist iftiralara da cevap ihtiva etmektedir. Çalışmanın sonunda ise “Müslüman kadının ne zaman ve niçin” sosyal ve iktisadi durumunun kötüleştiği anlatılmaktadır. Kısacası bu yazı, bütün ezberleri bozacaktır… Okumayan çok şey kaybeder.

*

İslâm Çağdaşçılığı (Modernistliği) sınırlı sayıda kalmış konularda Kur’an’ı yeniden yorumlamak iddiasında olmuştur. Çağdaşçı Kur’an yorumunun, sosyo-politik anlamını ve bilimsel yeterliliğini tartışan bir çalışma “ceza hukuku”nu ilgilendiren konularda yapılabileceği gibi, mesela onun “şûrâ” konusundaki Kur’an yorumları üzerinden de yapılabilirdi. Biz bu çalışmayı, Çağdaşçı yorumların varsaydığı kadın imajının tarihsel, sosyolojik ve ideolojik temellerini ele almak ve Çağdaşçılığın İslâm geleneğine getirdiği eleştirel söylemin tarihsel gerçeklikle bağdaşmazlığını göstermekle sınırlıyoruz.

Klasik dönemde geleneği oluşturan ve onu sürdürmede göreve koşulan disiplinler, bir arada bir bütünlük oluşturmaktadırlar. Bu bilimlerin kendi bütünlükleri içinde amaçları dinin aslını oluşturan metinleri oluşturmak, onların kurucu dönem ile ilişkili olarak anlamlarını belirlemek ve nihâyet yeni sonuçlarla uygulama noktasına kadar ulaşmak ve böylece İslâmiyet’in hayatiyetini sürdürmekti. İslâm kültürü, bütün disiplinlerin bu nihai amaca yönelik olarak yapılanmasını sağlamıştır. Böylece İslâm geleneğinde kaynakların tanımlarından ve tespitinden başlayan yorum süreci, kâzâ noktasında, Gadamer’in ifadesiyle, ancak uygulama (application) noktasında sonlanmaktadır. Buna göre bir yorum biçemi olarak fetvâ da yorum sürecini tüketmez.

Çünkü muftî, fetvâyı isteyen tarafın gözünden olaya bakarak hukukî bir cevap verir. Bu hâlâ uygulama noktası değildir ve yorum süreci tamamlanmamıştır. Kadı ise önündeki gerçek davayı her açıdan ele almak, bir karara varmak ve onu uygulamaya geçirmekle yetkili ve sorumludur. Muftî, fetvâsını savunmak için mahkemeye bile gelmeyebilir.[3]

Bu bakımdan, İslâm kaynaklarına getirilen yorumların tarih içinde somut bir yaşanmışlık olarak ortaya çıkışını görebilmek ancak kâzâ noktasına bakmakla mümkündür. Bu durumda tarihte yaşamış İslâm toplumlarının “kadın” üyelerine nasıl davrandıklarını görmek için, bizzat yaşanan hayata bakmak doğru bir yöntem olacaktır. Çünkü tarihte müslümanların yapmış olabileceklerini sadece metinlere bakarak tespit etme çabası, yorumbilimsel açıdan tamamlanmamış bir sürecin ürünlerine dayanacaktır ve eksik bir bilgi sunacaktır. Bu durumda tarih içinde müslüman kadının, müslüman toplumlardaki konumunu öğrenebilmek için Kur’an’ın âyetlerine, hadislere, fıkıh kitaplarında yazılı kurallara bakmak yerine doğrudan yaşanmışlıklara bakmak doğru ve bilimsel bir yöntem olacaktır. Mesela sadece metinler üzerinden yapılan bir araştırma, müslüman hukukçuların doğum kontrolünü yasaklamadıklarını; onu hoş görmemekle birlikte hukukî olarak kabul ettiklerini ortaya koymuştur. Fukahâ, kadının çocuk edinme ve cinsel tatmin hakkını ihlâl etmemek için doğum kontrolünü hanımın rızasına bağlamıştır. İmam Gazâlî bu konuda hanımın cinsel tatminini özellikle vurgulamaktadır. Ancak bu bilgiden yola çıkarak doğum kontrolünün gerçek hayatta yaygın bir şekilde uygulandığını söyleyebilmek için başka çalışmalara gerek vardır.[4]

Çünkü birincil veya ikincil metinsel kaynaklarda kuralsal bilgilerin bulunması onların olduğu gibi hayata yansıması anlamına gelmemekte ve başka birçok unsur uygulama noktasına kadar sürece müdahil olmakta ve sonucu etkilemektedir. Müslümanların tarih içinde temel metinlerini nasıl anladıkları, yorumladıkları ve hayatlarına aktardıklarını, onların yaşadığı hayatı bize aktarabilen kaynaklar verebilirler. Mahkeme kayıtları, müslüman ya da gayri Müslim seyyahların aktardıkları, tabakât kitapları bunu tespit için kaynak olabilir. Nitekim Nikki Keddie, Orta Doğu’da kadının tarihi konusunda derinlikli çalışmaları engelleyen şeyin, bir çeşit “idealizm” olduğunu belirtir. Ona göre, bu idealizm Kur’an, hadis, kelâmcıların ve fukahânın yazdıklarının kadının konumunu belirleyen ana belirleyiciler olduğunu varsaymaktır.[5] Kur’an, hadisler, hukukçuların ve kelâmcıların yazıları tabii ki kolayca bulunacak ve tutarlı bir bütünlük kurmada kullanılabilecek ideal kaynaklardır. Ancak tarih ve coğrafya eserleri, seyyahların anlattıkları, (önemli kadınlarına hayatlarını aktaran) tabâkât kitapları, sözlü gelenek ve çağdaş antropoloji, sosyoloji ve ekonomi bu idealist taraflılığı aşmaya kaynaklık edebilir. Teorik hukuk metinleri yerine, kadınların mirastan pay alışlarına ve mal sahibi oluşlarına ışık tutan vasiyetnameleri ve başka hukukî metinleri içeren fiili hukuk davaları, özellikle mahkemelerce verilmiş kararlar gerçek yaşanmışlıkları ortaya koymak amacıyla kullanılacak önemli kaynaklardır.[6]

***

Modernistlerce Iskalanan Gerçek

***

Müslüman toplumların yaşanmışlıklarını aktaran dikkat çekici çalışmalardan birisi, Ronald C. Jennings’in Kayseri Şer’iyye Sicilleri’nde en az bir kadının müdahil olduğu 1800 dava üzerinden yaptığı çalışmadır. Jennings çalışmasına Batılılarca İslâm medeniyetinin sosyo-ekonomik düzeni içinde kadının hor görülen ve aşağılanan bir konumda görüldüğünü itiraf ederek başlar. Oysa Kayseri’den önce veya sonra Suriye, Irak veya Anadolu’nun başka yerlerinde görev yapan ve fıkhı uygulayan Osmanlı kadılarının bıraktığı dava kayıtları, 17. yy. bir Batılıya Kayseri toplumunun son derecede liberal ve hatta din ile zayıf bağları olan bir toplum olduğunu bile düşündürebilir.[7]

Karaman, Amasya ve Trabzon üzerinde yapılan karşılaştırmalı çalışmalar da benzer durumları ortaya koymaktadır.[8] Benzer bir çalışma da Mısır Memlûk Sultanlığı’nda (1250-1517) Kahire, Şam ve Kudüs şehirlerindeki boşanma kayıtlarında kadının durumunu incelemektedir. Bu çalışma, İslâm hukukunun işletilmesi sonucunda oluşturulan toplumda kadının oldukça olumlu bir yerde bulunduğunu bütün açıklığı ile ortaya çıkarmaktadır.[9]
Jennings’e göre Kayseri, Karaman, Amasya ve Trabzon’da kadının toplum içindeki iyi durumunun açık nedeni, bütün önyargıların aksine İslâm hukukunun kadılarca yerel ulemanın aktif desteğiyle ısrarlı ve bilinçli bir şekilde uygulanmasıdır.[10]

Memlûk kayıtlarına göre, müslüman kadın ekonomik bağımsızlığa sahipti. Bu, kadının toplumdaki düzeyli yerinin öncelikli nedenlerinden birisiydi. Memlûk kadınının ekonomik bağımsızlığının en önemli kaynağı azımsanmayacak miktarlardaki çeyizler (cihâz) idi. Çeyiz kız çocuklarına evliliklerinde verilen bir nevi ölüm öncesi miras idi ve bir aileden veya bir nesilden diğerine mal aktarımı görevi görüyordu. Koca hiçbir şekilde hanımının çeyizinde tasarrufta bulunamıyordu.[11] Mehir gelini tek taraflı boşanmaya ve kocası tarafından istismar edilmeye karşı korurken, çeyiz bir anlamda gelinin baba evinden aldığı payı oluyor ve evlilik bir şekilde sonlandığında onun elinde bir güvence oluyordu. Kayıtlara göre, Nasruddin adlı bir baba, kızına oğlunun mirasından alacağına denk bir çeyiz vererek çocukları arasında malının eşit olarak dağıtımını sağlamıştır.[12] Metinsel kaynaklara göre kızlar mirastan oğlan kardeşlerinin yarı hisselerini alsalar da hukukunun gerçek hayatta uygulanması sürecinde hisseler çeyiz verme yoluyla eşitlenebiliyordu.[13]

Osmanlı Kayseri toplumunda kadınların mülk edinme hakları mahkemelerce kararlı bir şekilde korunmuştur. Hiçbir kocanın veya başka bir akrabanın kadının rızası olmadan onun malını satmasına, kiraya vermesine veya her hangi bir şekilde kullanmasına izin verilmemiştir. Rızası olmadan bir kadının malı satılmışsa mahkeme gerekli deliller ortaya konur konmaz bu satışı fâsid kabul etmiştir. Bunun ötesinde kadınlar, mahkeme kayıtlarına göre istedikleri zaman ve hiçbir kısıtlama olmadan istedikleri kişilerden mal almış, istediklerine satmışlardır.[14]

Müslüman kadının mirastan aldığı pay, çağdaş dönemde çokça tartışma konusu yapılmış ve kadının mali haklardan yoksunluğu için bir gerekçe olarak gösterilmiştir. Ayrıca müslüman kadınların erkekler tarafından ezilerek hakları olan payları alamadıkları, alsalar bile bunların kocaları tarafından ellerinden alındığı gibi bir düşünce sürekli olarak ileri sürülmüştür. Ancak İslâm hukukunun işleyen bir hukuk kurumuyla uygulanması sürecinde durumun sanılandan çok farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Mesela, Kayseri mahkemesinde kadınların miras hakları diğer mali hakları kadar titizlikle korumuştur. Miras davalarında herkesin payı kayda geçirilmiştir.

Bazen kadınlar mirastan paylarına düşeni almak için mahkemeye başvurmuşlardır. Miras hukukuna göre eşit pay almasalar da payların dağıtılması aşamasında kadınlar ailenin erkek bireyleriyle birlikte eşit bir şekilde yer almışlardır. Çok sık olarak pay dağıtımında yetişkin oğlan çocuk olsa bile ölen kocanın hanımı (murîse veya zevce-i metrûke) payların dağıtımı için yetkili oluyordu.[15] Ayrıca, İslâm hukuku belki erkeklere daha çok pay vermektedir ancak, karmaşık bir şekilde erkeklere göre daha çok sayıda kadını mirastan paydâr kılmaktadır. Böylece Kayserili kadınlar geniş bir akraba çevresinden miras alıyorlar, evliliklerinde mehirlerini alıyorlar ve mallarını kocalarınınkinden ayrı tutuyorlardı. Kadın ebeveyni, çocukları, kocası veya kardeşlerine baş vâris oluyor, amcası, halası veya kuzeni öldüğünde de onların mallarından pay alabiliyordu. Ayrıca kadın malını ne kocasına, ne çocuklarına ve ne de kendine harcamak zorundaydı ve böylece elinde mal ve para birikmiş oluyordu. Jennings’in tespitine göre güçlü bir hukuk kurumunun garantisi altında uygulanan İslâm’ın miras sistemi müslüman Kayseri’de kadınların erkeklerinkine yakın bir mal varlığına sahip olmalarını sağlamıştır. Bu mülklerin kiralarından ve satışlarından gelen gelirler ayrıca onların yeni yatırımlar yapmasına imkân veriyordu.[16] Hanımların bağımsız mal sahibi olabilme haklarının işletilmesi sonucunda toplumda birçok kocanın hanımına borçlu olduğu durumlar ortaya çıkmıştır. Mesela, Kudüs’te bir sufî zaviyesinin şeyhi ve harem belgelerine göre en zengin kişilerden birisi, hanımına 1.600 dirhem borçlu duruma düşmüştür. Bir tüccar olan Şemsuddîn Ba’albeki hanımına 10.000 dirhem borçlanmış ve bu borcu kapatmak için adamın bütün malının satılması gerekmiştir.

Mahkeme belgelerine göre, borç veren hanım ve borçlu koca durumu 15. yy’da yaygın bir durum olmuştur.[17] Benzer vak’alar Kayseri’de de görülmüştü. Kadınlar akrabalarına ve yabancılara borç veriyordu. Bazen bunlar geri ödenmiyor, kadınlar da oğullarının ve kızlarının ödemediği borçları tahsil için mahkemeye başvuruyorlardı.[18]

Kadınlar vakıf kurumunun da içindeydiler. Genel olarak vakıfnameler, kurulan vakfın her hangi bir usûlsüzlük ithamıyla karşılaşmaması ve kapatılmaması için lafzen İslâm miras hukukuna uygun olarak yazılıyorlardı, ancak bazı aile vakıfları özellikle kızların mirastaki paylarını artırmak amacıyla miras hukukunun yazılı kurallarını, yine hukuk içinde kalarak aşmayı başarıyordu. Memlûk toplumunda bir vakıf kurucusunun kızlarına ve oğullarına eşit paylar belirlediği birçok hadise vardır. Hatta kız çocuklarına ve onların çocuklarına, oğlanlara göre daha çok pay verildiği durumlar da görülmüştür. Bazı vakıfnameler oğlan çocuklarını dışarıda bırakmış, bazılarında da kız çocukları dışarıda bırakılmıştır. Bunun sonucunda 15. yy Şam vakfiyelerine göre kadınların aldıkları paylar, Kur’an metninde lafzen belirlenenin oldukça üzerinde gerçekleşmiştir.[19] Hukuk kayıtlarından kadınların vakıfların kurucuları ve yöneticileri olduğunu da görmekteyiz. Kadın girişimciler, Şam’da yüzyıldan daha az bir süre içinde 26 vakıf kurmuşlardı.[20] 15. yy’ın ikinci yarısında üst sınıf kadınları arasından birçok aile vakfı yöneticisi görülmüştür. Vakfiyelerde vakıf kurucusunun ölümünden sonra ailenin en yetkin (erşad) bireyinin vakfın yöneticisi olması istenmiştir. Ailenin kadınları bu kavramın içinde görülmüşler ve bunun sonucu olarak 15. yy’ın sonlarında ve 16. yy başlarında Kahire’de kadınlar tarafından yönetilen 38 vakıf olmuştur. Bu sayı o dönemde Kahire’deki aile vakıflarının beşte birini oluşturmaktaydı.[21] 17. yy’da Kayseri’de de birçok vakıf kadınlar tarafından kurulmuştu.[22]

Kadınlar başkaları için vekil olarak da mahkemeye gidiyordu. Kadın, kendi annesi, kız kardeşleri veya kızı için vekil olabildiği gibi, kocası, babası ve erkek kardeşleri için de vekil olabiliyordu.[23]

İslâm hukukunun lafzî kaynaklarına göre, evliliklerde kocaların elindeki en büyük koz tek taraflı olarak evlilik akdini bitirme yetkisidir, ancak büyük çoğunluğu mahkemelere intikal eden boşanma davaları hiç de bu şekilde gelişmiyordu. Memlûk toplumunda tek taraflı olarak boşama talebinde bulunan kocaların çoğu için boşanmanın getireceği mali yük gerçekten caydırıcı oluyordu. Kocalar, bu durumda bütünüyle hanımlarına karşı yükümlü oldukları mihri, evlilikleri sırasında hanımlarına vermedikleri harçlık ve giysi sorumluluklarını ve evlilik sırasında oluşan diğer bütün borçlarını kapatmak durumunda kalıyorlardı. Ayrıca boşanmış kadınlar taleplerine destek veren Hanefî kadısına başvurarak boşandıkları kocalarını iddet süresinde kendilerine nafaka ödemek durumunda bırakıyorlardı. Bütün bunlara ilave olarak bir de kocalar eski hanımlarına tazminat ödemek durumundaydılar.[24]

Memlûk hukuk sistemi, özellikle Hanefî kadıları davalarda günümüz feminizminin moda tabiriyle “pozitif ayrımcılık” yaparak kocalara karşı hanımların yanında yer almışlardır. Mesela kocalar ikinci bir eş ile evlenmek istediklerinde, hanımlar kocalarının ölümünü veya boşamasını beklemeden mehirlerinin hemen ödenmesi talebiyle mahkemeye başvuruyorlardı ve borçlarını ödemeyen kocaların yolu çoğunlukla hapishanede sonlanıyordu.

Bu yüzden kocaların hanımlarından boşanmayı istemeleri gerçekten cesaret gerektiriyordu. Evlilik akitlerine konulan şartlar kadınları kocalara karşı avantajlı bir duruma getiriyordu. Bir gelin, kocası önceki eşini ikinci eş olarak almayı isteyecek olursa, yüklü miktardaki mihr üzerinde kesin hak sahibi olma şartı koymuştu. Başka bir davada ise, gelinin babası evlilik akdine damadın bir seyahate çıkmadan önce gelinin bütün mihrini ödemesini şart koşmuştu. Koca daha sonra hanımını terk ettiğinde ise gelinin babası ödenmesi gereken meblağın ödenmediği gerekçesiyle çiftin boşanması için mahkemeye başvuracaktır. Kâri’u’l-Hidâye (v. 829/1426)’ye getirilen bir davada, hanım kocasının kendisine olan borcunu ödemediği gerekçesiyle kocasının şehrine taşınmayı reddetmiştir. Başka bir keresinde de gelinin babası, damattan iki ay evinden uzakta kaldığında yürürlüğe girecek bir şartlı boşanma belgesi talebinde bulunmaktadır.[25] 15. yüzyılın sonlarından bir davaya göre, hanım kocasından günlük harçlık istemiş ve bunu almak için mahkemeye başvurmuştur. Koca bunun üzerine Şafi’î kadısına başvurmuş ve kâdî kocanın hanımına mal üzerinden harçlık vermesi hükmüne varmıştır.[26] Başka bir davada hanımına çeşitli nedenlerle 3900 dirhem borçlu bir koca, kâdî ve şahitler huzurunda bu borcu 10 yılda taksitlerle ödemeyi kabul etmiştir. Kayıtlardan anlaşıldığına göre çift böyle bir mahkeme kararına rağmen evli kalmışlardır.[27]

Kadının birey olarak mal edinme hakkı bazı kocaları hanımlarına kira vermek durumunda bırakmıştır. Mesela 13.yy’daki bir olayda, hanım önce kocasının kendi evinde ücretsiz oturmasına izin vermiş, daha sonra bu kararını değiştirerek ondan geçmiş kirasını da istemeye karar vermişti. Kariu’l-Hidaye ve Akfaşi (v. 808/1405) 15. yy’da da benzer durumları ele almışlardır. Hatta 15.yy’ın sonlarına doğru Celalettin Süyûtî, (v. 911/1505) kocaların hanımlarının evinde kalması sonucunda ortaya çıkabilecek hukukî sonuçlar hakkında bir risale yazma ihtiyacı duymuştur.[28] Osmanlı Kayseri toplumunda evlilik ve boşanma konusunda İslâm’a ve müslüman toplumlara yöneltilen erkek egemen bir anlayışla kadınların zorla evlendirildiği şeklindeki basmakalıp eleştirileri boşa çıkaracak yaşanmışlıkları görüyoruz. Hanefî fıkhına göre evliliğin gönüllülük esasına göre gerçekleştirilmesi Kayseri mahkemesinin 17. yy’da titizlikle uyguladığı bir ilkedir. Mahkemeye bu konuda sığınan hanımların haklarını mahkeme vasilerine, amcalarına, erkek kardeşlerine ve babalarına karşı hanımların haklarını korumuş, mahkeme kendisine ulaşan herhangi bir zorla evlendirme davasında evliliği doğrudan geçersiz kabul etmiştir.[29]

Kocaların, ikinci bir hanım aldıklarında, cariye edindiklerinde ve hanımlarını terk ettiklerinde boşanmış sayılacaklarına dair yemin ettiği, kalıp metinler oluşturulmuştu.[30] Bu yüzden toplumda çok eşlilik oldukça düşük sayılarda kalmıştı. 20. yy’ın başına kadar Avrupalı, özellikle İngiliz ve Amerikalı seyyah ve araştırmacıların Osmanlı toplumu üzerinde yaptıkları gözlemleri ve araştırma sonuçlarını incelediğimizde de 13-15 yüzyıllardaki Memlûk ve 17 yy. Kayseri kadınının hukuk kayıtlarından belirlenen durumuyla örtüşen sonuçlarla karşılaşıyoruz. Türk toplumu ve kadınlarını izleyenler, onların hukukî anlamda İngiliz ve Amerikalı kadınlardan daha sağlam güvencelere sahip olduklarını hemen teslim etmişti.

Buna göre, Osmanlı İmparatorluğunda, Amerika’da ihtiyaç duyulduğu gibi “Evli Kadının Malvarlığını Koruma Kanunu” gibi bir kanuna ayrıca gerek yoktu. Çünkü kişisel malvarlığını tamamıyla elinde tutma ve idare etme hakkı Türk kadınına yüzyıllarca önce zaten verilmişti.[31] İslâm toplumlarını tecrübe etmemiş Batılılarca ve yabancılaşma içindeki Çağdaşçılarca, müslüman toplumlarda evli bir kadının boşanmasının imkânsız olduğu sanılmış ve iddia edilmiştir. Oysa gerçek hayatta bir kadının kocasından hukuken ayrılma talebinde bulunması için birkaç neden yeterlidir. Hanımına karşı kötü davranış ve hatta hanımını doğduğu yere göndermede ihmal bile hanımın boşanmak için mahkemeye gitmesi için bir sebep olmuştur. Koca tarafından terk edilmek ayrı bir hukukî neden oluşturur. Bu ve benzeri haklarla Osmanlı’da kadının Avrupalı kadından daha üstün haklara sahip olduğu gözlemlenmiştir.[32]

Günümüz müslüman toplumlarına ve İslâm’ın geleneksel yorumlarına bitmez tükenmez eleştiriler getirilmesinin nedenlerinden biri olan çokeşlilik konusundaki gözlemler de aslında yaşanan hayata gitmeksizin sadece metinlerden üretilen imaja oldukça terstir. Bu gözlemlere göre, Osmanlı’da halkın büyük çoğunluğu tek eşlidir ve çok eşlilik tamamıyla zengin sınıf ile sınırlı ve önemsiz bir sayıda kalmıştır.[33] Doğu ve Batı toplumları genel olarak karşılaştırıldığında da ortaya çıkan durum daha da ilginçtir. Türk, Arap ve Fars müslüman toplumlarının bulunduğu Doğu toplumlarında tekeşliliğe doğru genel bir eğilim vardır ve toplumların büyük çoğunluğu tekeşlidir.

Gözlemlere göre tek eşliliğin dinen ve hukuken benimsendiği Batı toplumlarında ise çok kadınlı yaşantı yönünde bir eğilim bulunmaktadır.[34] İslâm’ın erkek egemen yorumu dolayısıyla kadınların erkeklerin sultası altında ezildiği eleştirilerinin yaşanmışlıklar karşısında ne denli haksız yargılar olduğunu ayrıca tarafsız gözlemler de tespit etmiştir. On sekizinci yüzyılın sonlarında İstanbul’da bulunan Lady Elizabeth Craven Osmanlı’da kadın erkek ilişkileri hakkındaki izlenimlerini, “Osmanlı kadar kadınların hür ve her türlü aşağılanmadan uzak olduğu bir ülke asla görmedim” şeklinde ifade ediyordu.[35]

Daha 20. yy’ın başlarında İstanbul’daki gözlemlerini, In the Palaces of the Sultan başlıklı kitabında aktaran Anna Bowman Dodd ve Turkey of the Ottomans adlı kitabın yazarı Mrs. W. Garret Horder gerçekten de Osmanlı’da hanımların Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğundan daha itibarlı ve daha yüksek ayrıcalıklara sahip olduğunu ifade etmekten çekinmemiştir.[36] Sadece Osmanlı’daki kadınları değil, erkekleri de gözlemleyen yabancı kadın seyyahlar Osmanlı’da kadın erkek ilişkilerinin farklı yönlerine dair romantik tespitlerde de bulunmuşlardır. Hemen her Türk’te gözlemlenebilen duyarlılık hanımların erkeklerde en çok aradığı özelliktir ve Osmanlı erkeği doğuştan kur yapmak için ve kadının iç dünyasına nüfuz eden sempatik bir basiretle yaratılmıştır. Çocukların dilinden anlayan erkekler hanımlardan beğeni alırlar.

Sanat bu doğuştan yeteneği geliştirmektedir ve Doğunun erkekleri aşk sanatının gayretli öğrencileridirler. Onlarla karşılaştırıldığı zaman İngiliz erkekleri sadece deneyimsiz amatörler olarak kalmaktadırlar. Türk ve Fars şiiri, kadın tabiatının erkek tarafından dikkate alındığının tam bir ifadesidir. Osmanlı‘da o günlerde İngiltere’de görüldüğü gibi karşı cinse bir düşmanlık söz konusu bile değildir. Kadın ve erkek birbirlerini Allah’ın kendilerine sunduğu bir ihsan olarak görürler. Osmanlı ailelerinin hayatlarını içeriden gören İngiliz ve Amerikalı kadınlar, kadının Avrupa’daki birçok ülkedekinden daha iyi bir konumda olduğunu sıklıkla ifade etmektedirler.[37]

***

Islam Düşmanı Batılıların iftiraları ve Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır, Mustafa Islamoğlu, Caner Taslaman vb. gibi bunlara aldanan veya gönüllü taşeronluğunu yapan Çağdaşçıların (Modernistlerin) gerçeklere ters iddiaları:

***

Çağdaşçı düşünürlerin Orta Çağ’da müslüman kadının içinde bulunduğunu varsaydıkları durum yukarıda aktarılan gerçekliklere tamamen terstir. Çağdaşçılara göre İslâm kaynaklarının yoğun bir şekilde erkekler tarafından yanlı olarak yorumlanması sonucunda kadınlar aşağılanmış ve hukukun erkek egemen bir şekilde oluşturulması ve işletilmesi sonucunda haklarından mahrum edilerek baskı altına alınmıştır.

Çağdaşçılığın savunduğu görüşlerin esasen ilginç bir şekilde Batıda İslâm dini ve müslüman toplumlar hakkında nesnel incelemelere dayanmayan, İslâm ve Doğu karşıtı bir kesimin ideolojik propagandasının ürünü olan bir imaj ile örtüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Hemen her konuda Müslümanlığı karalama çabasında olan olumsuz bir bakış tarafından üretilen basmakalıp yargılar kadın konusu ile de sınırlı kalmamıştır. Çağlar boyunca Müslümanlığın kılıçla yayıldığı ve İslâm’ın kadına düşkünlüğü özendirdiği gibi ithamlar yapılmıştır. Bugün de müslümanların kan içici teröristler olduğu şeklindeki islâmofobik genelleme bunların bir başka tezahürüdür. Bir tür Batı etnosentrizmi şöyle bir düşüncenin temeli olmuştur: İnsan uygarlığının yegâne merkezi Batı dünyasının dışındaki kadın olsa olsa Batı zihnindeki ideal kadın kalıbının negatifi olabilir. Öyle ise Batının karşıtı olarak İslâm dünyasında kadının durumu Batılı zihnin kötü ve olumsuz kalıbına uygun olmalıdır. R.C. Jennings, yine bir Batılı olarak bu tutumu şu ifadelerle özetler: İslâm araştırmacıları (Arabists) ve insanbilimcileri müslüman kadının önce babaları veya büyük erkek kardeşleri ve daha sonra da kocaları tarafından bir mal olarak görüldüğü, hiçbir şekilde mal edinme haklarının olmadığı, Kur’an’da tanınan miras haklarının bile verilmediği, evliliklerinde hiçbir söz hakları olmadığı ve nihâyet babalarınca veya velilerince satıldıkları konusunda görüş birliği içinde olmuşlardır. Onlara göre İslâm başlangıcından bu yana kadına her türlü aşağılığı layık görmüştür.[38] W.M. Gallichan da benzer bir itirafta bulunmaktadır: Kadın Batılılarca İslâm’da Cennet’e giremeyecek ve hayvana benzetilecek derecede aşağılanan bir yaratık olarak görülmüştür. Müslüman kadın erkeklerin zorba baskısı altında kalmıştır, umutsuz bir durumdadır ve birçok doğal insan hakkından mahrumdur.[39]

Bu kadın imajının hiçbir gerçeklikten değil, ama İslâm karşıtı ideolojik bir zihinden kaynaklandığı açıktır.

Çağdaşçı “Kur’an’da Kadın” söyleminin de yorumlarına Batıda büyük oranda sömürgeci politikalara destek veren propagandaların ürünü olan müslüman kadın tanımını esas aldığı söylenebilir. Çağdaşçılığın birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Protestan bir tutumla suçladığı ve günah keçisi olarak gördüğü unsur ‘Gelenek’tir. Evet, kadının İslâm toplumlarında aşağılanmasının nedeni bulunmuştur, o da (Mehmet Okuyan, Caner Taslaman gibi) Çağdaşçılara (Modernistlere) göre, Kur’an’ı yanlış anlayan Gelenektir. Bu yanlış yorumlar Kur’an’ın tefsirlerinde ve hadislerde ortaya çıkmaktadır. Tefsirler, yazıldıkları dönemde hâkim olan ataerkil bir bakışla Kur’an’ın erkek egemen yorumlarını ortaya koymuşlardır. Âyetleri yorumlarken de onları parçalayarak birbirlerinden bağımsız bir şekilde atomcu ve çizgisel bir yöntemle yorumlamışlardır. Kur’an’ı ne hermenötik bir bütünlük içinde, ne de tarihsel bir bağlam içinde ele alamamışlardır. Kur’an’daki düşünceyi, ilkeleri, konuları ele alan bütünlüklü bir yöntem de geliştirememişlerdir. Kur’an’ın kendisini zaman içinde açan bütün bir doküman olduğunu gözden kaçırmışlardır.[40] Kısacası Çağdaşçı bakışa göre Kur’an geleneksel İslâm disiplinleri tarafından neredeyse hiç doğru anlaşılmamıştır.

Müslüman toplumlarda kadına verilen düşük konum Çağdaşçılığa göre, Kur’an’ın yanlış bir erkek egemen yorumunun ürünüdür. Mesela Amina Wadud’a göre, geleneksel tefsirler erkekler tarafından yazılmış ve erkek tecrübeleri tefsirlerde yer alırken, kadınların tecrübelerini aktarmak ya erkeklere kalmış veya bu tecrübeler tamamıyla dışarıda bırakılmıştır.[41] Gelenek’te Kur’an’ın özgürleştirici öğretisi ortaya çıkarılmadığı gibi, baskıcı bir şekilde yanlış okunması sorgulanmamıştır. Aslında eşitlikçi olmayan okumalar İslâm’ın saf kaynağı Kur’an’dan değil, tefsir ve hadis gibi ikincil kaynaklardan gelmektedir.[42] Oysa Kur’an, tarihi bağlamı içinde anlaşıldığında onun eşitlikçi olduğu görülecekti.[43] Kadın karşıtı okumalar, Kur’an’ın değil, Taberî (v. 310/932), Zemahşerî (v. 538/1144), Beyzâvî (v. 685/1286) ve Süyûtî gibi müfessirlerin suçudur.[44] Fatima Mernissi’ye göre İslâm’ın ilk yüzyıllarında fukahâyı etkisi altına alan yahudi ve hıristiyan geleneğindeki kadın karşıtı kabuller sebebiyle İslâm ilimlerine, tefsirlere, Peygamber’in hayatını aktaran rivâyetlere girmiştir.[45] Buna göre, kadının mirastan eşit pay alma, çalışma, şahitlik gibi hakları elinden alınmış, çok eşliliğin kabulü ile de kadın aşağılanmıştır.[46]

Çağdaşçılara göre çok eşlilik konusu Geleneğin anlayamadığı konulardan birisidir. Ortaçağda müslümanlar, Nisâ sûresindeki 3 ve 127. âyetlerden çıkması gereken, koca hanımları arasında adalet sağlayamaz ise tek eşli kalmalı şeklindeki ifadeleri ve 129. âyette geçen “hanımlar arasında ne kadar adaleti sağlamak isterseniz isteyin bunu asla sağlayamazsınız” şeklindeki ifadeyi iyi anlayamamışlardır. Kur’an’ın bir yandan dörde kadar evliliğe izin veren ifadelerini okurken bir yandan da adalet şartını vurgulamasından fakihlerin zihinleri karışmış, sonunda ahlâkî adalet şartını kocanın şahsi kararına bırakarak, gerçekten hanımları arasında adaleti sağlayıp sağlamadığına bakmaksızın âyetlerdeki çokeşliliğe izin veren ifadeleri mutlak olarak kabul etmişlerdir. Oysa Fazlurrahman’a göre Kur’an çokeşliliği yasaklamasa da kölelik konusunda olduğu gibi toplumun çokeşliliği kaldırmaya doğru yol almasını istemişti.[47]

Nasr Hâmid Ebû Zeyd’e göre çok eşlilik İslâm öncesinden gelen İslâm’da da geçici bir uygulama iken, fıkıh ataerkil yaklaşımıyla bu uygulamayı devam ettirip yerleştirmiştir. Ebû Zeyd, Fazlurrahman’ı tekrarlayarak âyetlerdeki izin ile adalet şartının birbirine karıştırıldığı ve sonuçta kadının bir meta olarak görüldüğü çok eşlilik kurumunun devam ettirildiği görüşündedir.[48] Aslında bu görüşler Muhammed Abduh’a kadar dayanmaktadır. Muhammed Abduh, fıkıh dili ile Kur’an’ın dilini karşılaştırmakta ve hukuk metinlerinden Kur’an’ın kullandığı dile benzer bir dil kullanmasını bekleyerek fıkha dair olumsuz yargılarda bulunmaktadır. O fıkıh metinlerinin evliliği erkeğin kadın bedeninin bir kısmından yararlanması şeklinde tanımladıklarını ve bu metinlerin eşlerin birbirlerine göstermesi gereken sevgi, muhabbet ve edeb/ahlâk kurallarından (vâcibâtü’l-edebiyye) söz etmeyişini eleştirmektedir. Oysa Kur’an (Rûm 30/21) fukahâdan farklı olarak bu hususlardan en güzel bir şekilde bahsetmektedir. Fukahânın dilini ve Kur’an’ın âyetlerini karşılaştıran herkes ona göre, fukahânın gözünde kadının ne denli düşük bir yere konulduğunu görecektir. Fıkhın bu olumsuz tutumu daha sonra bütün müslümanlara sirâyet etmiştir. Fıkıhta evlilik erkeğin, kadının bedeninden zevk almak amacıyla yapılan bir akit derecesine düşürülmüş ve evlilikle ilgili hukuk kuralları (furu’) bu aşağılık temel anlayışa (asl) göre düzenlenmiştir.[49] Abduh, adalet esasına bağlandığı için aslen İslâm öncesi bir âdet olan çok eşliliğin çok sayıdaki eşlere adil davranmanın imkânsızlığı nedeniyle Kur’an’da çok zor hale getirildiğini ve adaletsizliklere yol açacağı için çokeşliliğin yasaklanması gerektiğini ifade etmektedir.[50]

Birçok çağdaş düşünür gibi Muhammed Abduh ve Ebû Zeyd’in üzerinde durduğu bir başka konu da boşanmada kadın erkek arasındaki eşitsizliktir. İslâm hukukuna göre, erkeğin böyle bir hakkı varken bu kadına verilmemiştir. Abduh, özellikle Hanefî hukukunda akıl ve din noksanlığı ve duygularının üstün gelmesi (galebetü’l-hevâ) dolayısıyla kadına boşanma hakkı verilmediği görüşündedir.[51]

Ebû Zeyd fıkhın miras konusundaki âyetleri de doğru anlamadığını düşünmektedir. Ona göre Nisâ sûresinin bu konudaki âyetler çağdaş “eşitlik” kavramıyla yorumlanmalıdır. Ebû Zeyd’e göre, miras paylarını belirleyen Nisâ sûresinin (4), 11 ve 12. âyetlerinden sonraki 13. âyetinde geçen hudûd kelimesi mirastaki alt sınırı ifa etmektedir. Bu bakımdan kadına, erkeğe verilenin yarısının verilmesi alt sınırdır. Üst sınır ise kadının erkekle eşit pay almasıdır. Müctehidler, kadını eksik gören tasavvuru terk ederek bunu görmeli ve kadına mirastan bu üst sınıra kadar pay vermelidirler. Hatta bu yaklaşım, fıkhın kadını eksik gördüğü her konuya teşmil edilmelidir.[52] Bakara sûresi (2), 282. âyette geçen ve iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit olduğu şeklindeki geleneksel yorum da yanlıştır. Ebû Zeyd’e göre Gelenek âyetin tarihi bağlamını dikkate almış olsaydı, âyet indiğinde kadınlar ticarî işlere girmedikleri ve bu konudaki bilgi ve tecrübeleri zayıf olduğu için böyle bir hükümde bulunduğunu görecekti. Ancak çağdaş dönemde kadınlar her alanda hayatın içinde olduklarından artık erkekle eşitlenmişlerdir.

Dolayısıyla kadınlar mahkemelerde erkekle eşit kanuni ehliyete sahip olmalıdırlar.[53] Boşanma da Geleneğin anlamadığı ve erkeklere güç veren bir başka konudur. Bu, Hz. Ömer’in halife olduğu yıllara gitmektedir. Yaygın fetihler sonrasında Mekke ve Medine’de kadın sayısı çoğalmış, erkekler evlendikleri hanımları üç talak sürecinde tam olarak boşamayarak onları “askıda” imiş gibi tutmak gibi bir âdet geliştirmişlerdi. Hz. Ömer erkekleri bundan alıkoymak için hanımlarını boşayanların, onları talâk-ı bâ’in ile boşamaları şeklinde bir çözüm geliştirmişti. Ancak bu çözüm sonradan İslâm hukukuna girmiş ve yaygınlaştırılmıştır.[54]

Yukarıda aktardıklarımızdan sonra Çağdaşçı yaklaşımın en büyük çıkmazının Batıda İslâm’ı ötekileştirmek amacıyla üretilen İslâm karşıtı bir söylemi kabullenip, bunu Gelenek karşıtı ideolojik bir söyleme dönüştürmesi ve bunun üzerinden de Protestan bir tutumla yegâne kaynak kabul ettiği Kur’an’dan Çağdaş taleplere uygun özürdilemeci bir kadın tanımı üretmeye girişmesidir. Buna göre, Kur’an’ın gayelerini anlayamamış Gelenekte kadın erkeğin egemen tutumuyla aşağılanmış ve baskı altına alınmışken “Kur’an’da Kadın”, erkeğe eşit bir konumdadır. Fukahâ kadınların haklarını görmezlikten gelerek ona mirastan eşit pay vermezken, Çağdaşçı Kur’an yorumuyla kadın mirastan eşit pay alır. Gelenek’in çokeşliliği kabul etmesiyle kadını aşağılayan tutumuna karşın, Kur’an’da tek eşlilik esastır. Fıkıh tarafından tanınmadığı halde Kur’an’da tabii ki kadının şahitlik ve ekonomik hakları tanınmıştır vb.

***

Islam Düşmanı Batılıların iftiralarına ve Mehmet Okuyan, Abdülaziz Bayındır, Mustafa Islamoğlu, Caner Taslaman vb. gibi bunlara aldanan veya gönüllü taşeronluğunu yapan Çağdaşçılara (Modernistlere) Cevap:

***

Oysa yine Batıda yapılmış nesnel ve bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu açık gerçeğe göre Çağdaşçılığın gelenekte gördüğü olumsuz kadın imajının yaşanan gerçek hayatta gerçek bir karşılığı bulunmamaktadır. Çağdaş döneme gelinceye dek müslüman toplumlarda kadının ahlâkî, hukukî ve kültürel açıdan işgal ettiği yeri gördükten sonra günümüze baktığımızda sorulacak önemli soru şudur: İslâm kaynaklarının, İslâm bilimleri tarafından işlenmesiyle geçmişte oluşturulan İslâm toplumlarında, kadına sağlanan oldukça olumlu yere karşın, bugün İslâm toplumlarında gözlemlenebilecek kadının olumsuz durumunun nedenleri neler olabilir? Müslüman toplumlarda kadın bugün sahip olduğu düşünülen olumsuz konumuna nasıl itilmiştir. Bunun sorumlusunun Çağdaşçıların iddia ettikleri gibi Kur’an’ı erkek egemen bir yorumla yorumlayan müfessirler, muhaddisler ve fakihler olmadığı açık bir gerçeklik olarak ortaya konduktan sonra bu çalışmamızda hâlâ cevap bekleyen bir sorudur. Bu sorunun cevabını araştırdığımızda karşımıza Çağdaşçıları bir kez daha yanlışlayan bir cevapla karşılaşıyoruz.

Çağdaş dönemde müslüman kadının gerçek hayattaki durumunu inceleyen araştırmalar, çağdaşlaşma (modernleşme) sürecinin genel bir ilerleme sağladığı görüşünün aslında müslüman coğrafyanın kadınları için hiç de doğru olmadığını ortaya koymuşlardır.[55] Çağdaş (Modern) döneme geçiş sürecinde ve sonrasında kadının konumunda ciddi bir gerileme olmuştur. Bunun başlıca nedenlerinden birisi ise 18. yy’dan itibaren müslüman toplumları çeşitli şekillerde etkileyen çağdaş durumdur. Bu etkiler ilk kez sömürgeciliğin erken dönemlerinden itibaren dönüştürmeye başladığı Hind Yarımadası’nda görülmüştür. Daha sonraları 19. yy’ın başlarından itibaren Orta Doğu müslüman toplumları bu etkileri giderek artan bir şekilde yaşamaya başlamışlardır. Başka bir ifadeyle, İslâm’ın kaynaklarının yorumlanması, hayata aktarılması ve müslüman toplumların büyük oranda bu yorumlarla şekillendirilmesi dönemi giderek zaafa uğramış ve belirleyici yabancı etkenler ortaya çıkmıştır. Bu süreçte etkin olan başat unsur giderek Batılı Çağdaş kurallar ve yaşam biçimleri ve hatta sömürgecilik sürecinde Çağdaş dayatmalar olmuştur. Bu süreçte kadının konumu derinlemesine değişmiştir. Yaygın olarak sanıldığının aksine Batı etkisiyle dayatılan ceza ve sivil hukukları da çoğunlukla kadınlara haklarını sağlamaktan uzak kalmıştır.[56]

Nikki Keddie müslüman toplumlarda Çağdaş dönemde meydana gelen dönüşüme dair şunları yazmaktadır. Batılı ve yerli kapitalizmin Orta Doğu’daki etkisi birbirine benzer şekilde iki yönlü olmuştur. Bu süreçte köylü, göçebe ve şehirli zanaat erbabı kadınlar, üretici rollerini artan bir şekilde kaybetmişlerdir. Çünkü onların ürettiği mallar uzak üreticilerden satın alınır olmuştur. Çok az sayıda kadın tarafından üretilen el-örgüsü halıların yükselen bir pazar bulması burada bir istisnadır. Halı üretimiyle bile kadınların durumları iyileşmemiş, halı üreticisi kadınlar uzun saatler boyunca karanlık, rutubetli ve sağlıksız ortamlarda çalışmak zorunda kalmışlardır. Birçok erkek işçi de çoğunlukla Batılı etkilerle kötüleşen zor koşullarla karşılaşmıştır. Şehirli, taşralı ve kabile mensubu kadınlar pazar ekonomisinin gelişmesiyle üretici rollerini ve konumlarını yitirirken, genellikle üst şehirli grupların durumu iyileşmiştir.[57] Bu süreçte kadın ev dışında daha az görünmeye başlamıştır. 19. yy’da izlenen devlet kapitalizmi nedeniyle mesela Mısır’da orta sınıf kadının aktif kariyerleri terk ederek toplumda daha az görünmesi ve hayatını ev hanımlığı ile sınırlandırması giderek yaygınlaşmıştır. Ayrıca Mısırlılar, yükselen Avrupalılık karşısında kendi kültürel kimliklerini vurgulamanın bir yolu olarak, 19. yy boyunca kadınlara karşı tutumlarında daha tutucu hale gelmişler, böylece kendilerini dış etkilere kapatmaya çalışmışlardır.[58] Batı etkisinde müslüman toplumlarda toplumsal ve iktisadi yapının altüst olması ve giderek kadının durumunun kötüleşmesi, yine Batıdan yeni bir tutumun taşınması için zemin oluşturdu. Bu, müslüman toplumlarda o zamana kadar bilinmedik bir ideolojik çatışma tutumu olan feminizmdir. 20. yy’ın başlarında müslüman toplumlarda ortaya çıkan orta sınıf feminist hareket, aslında çağdaşlaşma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir soruna karşı, yine çağdaş dünyadan aktarılmış bir tepki tutumu idi. Mesela miras konusundaki mücadeleler aslında, yeni dönemde müslüman aile tipinin ekonomik özerkliğinin çökmesiyle birlikte alt sınıf kadının konumunu ve iktisadi güvenliğini kaybetmesine karşı aile mülkünü sağlamlaştırmaya yönelik, ancak yabancı ve olumsuz durumu daha da derinleştiren bir tepki idi.[59] Hem sorunun kendisi hem de onun karşıtı çağdaş durumdan kaynaklansa da Çağdaşçı feminist duruş kendisini, “çağdaş” Batılı değerlerle, “eski” İslâmi değerleri çatıştıran bir yere konuşlandırmış ve bütün olumsuzluklardan, olanlarda bir dahli olmadığı halde Geleneği sorumlu tutmuştur.

Oysa Çağdaşçıların sözümona karşı çıktıkları alt sınıf kadınlara yöneltilen istismarın ve kötü muamelenin kökenleri aslında bizzat Çağdaş durumun müslüman toplumlarda bıraktığı etkilerde bulunmaktadır.

Doğal olarak çağdaşlaşma süreci içinde Çağdaş feminist ideolojiyi müslüman coğrafyaya taşıyacak insan kaynakları da yetişti. Üst ve üst-orta sınıf erkekler çoğunlukla sömürgecilikle gelen Batılı iş adamları ve politikacılarla ilişki içindeydi. Özellikle ülkeleri doğrudan veya dolaylı olarak Batı tarafından yönetilirken Batı tarzında eğitim almaya ve giderek çağdaş meslek sahipleri, iş adamları ve bürokratlar olarak kabul edilmeye başlandılar. Avrupa’ya seyahat eden, Batılı ve Batılılaşmış çevrelerde dolaşan bu şahsiyetler kadınlara hürriyet düşüncesini işlemeye ve kadınları çağdaş eğitim almaları, tesettürü bırakmaları ve meslek hayatına atılmaları için cesaretlendirmeye başladılar.[60]

Mısır’da Çağdaşçı kadın hakları savunuculuğu yapan yazılar önce erkekler ve gayr-i Müslim kadınlar tarafından yazılmış, daha sonra bunlara müslüman kadınlar katılmıştır. Sa’d Zağlul (1860-1927), Kāsım Emîn (1863-1908), Ahmet Lutfî es-Seyyid (1873-1963) gibi feministler, Fransız hukuk eğitimi almış Türk-Çerkez toprak ağası sınıfından geliyordu.

Muhammed Abduh (1849-1905) ve Reşit Rızâ (1865-1935) gibileri de şehre yerleşmiş taşra ayan sınıfından geliyordu. Kadın konusunda Çağdaşçı Kur’an yorumlarını ilk kez üreten Muhammed Abduh ve Kāsım Emîn gibi simalar ayrıca İngilizlerle iyi ilişkilere girmişti. Abduh gençlik yıllarının köktenciliğini üstünden attıktan sonra, İngiliz sömürge yönetimiyle yakın ilişkiler geliştirmiş ve bu ilişkiler onu 1899’da Mısır Müftülüğüne kadar taşımıştı.

Abduh “münafık” olarak adlandırdığı düşük gelirli şehirli (petit bourgeois) din sınıfını ömrü boyunca aşağılayacaktır.[61] Kāsım Emîn’in fikirlerine destek veren Reşit Rızâ da çağdaş bir eğitim almıştı.[62] Karşı taraftakiler ise Kāsım Emîn gibilerini sapkın olarak niteliyorlardı. İki duruş arasında başlayan tartışmada Reşit Rızâ karşı tarafın işi kadına okuma yazma öğretilmemesi gerektiğini ifade eden bir hadisle kendi görüşlerini savunmaya kadar vardırdıklarını belirtiyordu. Diğer yandan feministler kadının peçe takmasına karşı çıkarken, Rızâ’nın kendisi 1899’da Mısır’da kadınların sadece yüzde 10’unun peçe taktığını ve sadece yüzde 1’inin sokağa çıkmadığını itiraf ediyordu. Aslında bunlar üst sınıf kadınların âdeti idi ve sadece çok üst sınıf kadınların kan ve sıhriyet bağı olmayan erkeklerle görüşmeme gibi bir âdeti vardı.[63] Yeni şehirli üst sınıf artık müslüman bir kültürel etkiden çıkıp İstanbul tarzı hayatı değil, Londra ve Paris’ten gelen hayat tarzını benimsiyordu.

***

Sonuç

***

İslâm toplumlarının tarihi üzerinde yüzeysel olmayan, ideolojiden uzak, tarafsız ve nesnel çalışmalar yapan Batılı araştırmacılar geçmişteki ve Çağdaş İslâm toplumlarındaki kadını çalışmanın tuzaklarından haberdardırlar. Mesela Nikkie Keddi’ye göre sömürgeciler, müslümanlar’ın yaşadığı topraklar kendilerinin yönetimine girinceye dek kadının korkunç bir durumda olduğunu göstermeye çabalamışlardır.[64] İslâm Çağdaşçılığın en önemli çıkmazı kendisini böyle bir ideolojik söylem üzerine kurgulamasıdır. Çağdaşçılık, bu duruşunu meşrulaştırabilmek için alıntı tezini Kur’an metni üzerinden savunmuş ve gerçekliği bulunmayan bir geçmişe savaş açmıştır. Tam metinselci bir bakışla Çağdaşçılar Kur’an’ı İslâm’ın yegâne kaynağı olarak tanımladılar.

Kur’an, bir yandan tarihsel olduğu kabul edilirken, bir bakıma da gnostik bir bakışla gizli hakikatlerini ilerleyen zaman içinde açığa vuran tarihüstü, gizemli bir metin olarak da okunmuştur. Kur’an metni her nasılsa bin dört yüzyıl önceden bütün çağdaş ilke ve unsurları içermektedir ve çağdaş zamanlara gelindiğinde âdetâ bütün bu gizlerini açığa çıkarmıştır. Kur’an aydınlanmanın bütün ilkelerini içererek Çağdaşlık kadar eşitlikçidir, bireycidir, hürriyetçidir vb. Çağdaşçıların ikincil kaynaklar olarak adlandırdıkları tefsir, fıkıh, hadis ve kelâm metinleri ise neredeyse bütün çağdışı; eşitlik ve hürriyet karşıtı, olumsuz fikir ve ilkelerin; baskıcılığın, erkek zorbalığının ve istismarının kaynağıdır. Gelenekte Kur’an’a getirilen yorumlar “ataerkil” bir anlayışla, erkek egemen bir bakış açısıyla yapılmıştır ama Kur’an bütün bunlardan berîdir. Bu eleştiride çağdaş değerlerin oluşturduğu kavramsal ve ideolojik çerçeve evrensel ve tarih üstü olarak görülmekte ve bu doğruyu yakalayamayan bütün yorumlar geçersiz ve yanlış yorumlar olarak görülmektedir. Buna göre, Kur’an’ın tarih üstü ve evrensel mesajı, yine tarih üstü ve evrensel Çağdaş feminist söylemi asırlar önce haber vermiş olduğu halde gelenekteki yapıtlar bunu hiçbir şekilde görememişlerdir. Çağdaşçı “Kur’an’da Kadın” yorumu özürdilemeci tutumuyla Kur’an’a getirdiği yorumlarında ciddi yöntem yanlışları yapmıştır. Çağdaşçılık Kur’an vahyinin tarihsel bağlamını bize ulaştıran rivâyetleri yok sayarak, çoğu zaman âyetler için yaşanmamış senaryolar tasarlama ve semantik aşırı yorumlara başvurma yoluyla önceden kabul edip ulaşmayı hedeflediği sonuçları üretmiştir. Bunun örneklerini, çokeşlilik, kadının şahitliği, kadının miras payı, evlenmesi ve boşanması konularında her defasında görebiliriz. Tefsirler ise Çağdaşçılığın tezlerini doğrulamadığı için eleştirilmişlerdir. Ancak, tefsir bu konuda en masum disiplinlerden birisi olarak, Kur’an’ın cümlelerinin indikleri anda kastettikleri mânaları betimleme amacındadır. Esasen tefsir bu temel işlevi ile gerçekten de Çağdaşçı feministlerin Kur’an’a yakıştıramadıkları anlamları, Kur’an’ın kendisinin kastettiğini tespit etmiştir… Kur’an’ın indiği tarihsellikte; Musa şeraitinin meşru hukuk modeli olarak kabul edildiği Kur’an tarihselliğinde, çokeşliliğin tamamıyla dışarıda bırakılarak tekeşliliğin tek aile kurma yolu olarak belirlenmiş olabileceği hiçbir şekilde söylenemez.[65] Bu yüzden Kur’an’daki hudûd kavramı Ebû Zeyd’in ve öteki Çağdaşçıların iddia ettikleri gibi çağdaşlığa ait ilkelerin sınırlarını değil, Kur’an’ın üzerine oturduğu Vahiy Geleneği’nin taşıyageldiği hukuk çerçevesinin (şer’u men kablenâ) sınırlarını belirler. Buna göre aile içi kuralları çiğneyen kadına koca tarafından vurulması, kadının aldığı yarım miras payı, mahkemede erkeğe göre yarım şahitlik yetkisinin olması vb. da sözümona tarihselci Çağdaşçılar kabul edemese de aynı tarihselliğe ait meşru hukuk anlayışının yadsınmaz gerçekleridir ve Kur’an tam da Çağdaşçıların Kur’an’da bulmayı hiç istemedikleri anlamları kastetmiştir. Tefsirin betimleyici (deskriptif) yöntemiyle yaptığı da sadece Kur’an’ın bu anlamları kastettiğini tespit etmek olmuştur. Ancak çağdaş dönemde çoğunlukla yapılan bir yanlış gereği tefsirin kural koyucu (normatif) bir disiplin olduğu kabul edilerek onun müslüman pratiğini belirlediği gibi bir anlayış gelişmiştir. Bu hem Çağdaşçı hem de Geleneksiçi günümüz İslâmcıları tarafından yapılan yaygın bir yanlıştır. Ancak bu çalışmada ortaya koymaya çalıştığımız gibi gerçekte tarih boyunca müslüman ilişkiler pratiğini tefsir metinleri bir yana, teorik fıkıh metinleri de değil, ama müslüman kadıların bütün metinsel kaynakları temel alarak ve onları müslüman bir zihinde süzerek kendi şartlarında ulaştıkları hükümleri belirlemiştir. İslâm’ın asılları olan Kur’an, Sünnet, İcma, Kıyas ile ve İslâm disiplinleri olan tefsir, hadis, fıkıh ve kelâmın bir bütünlük içinde işletilmesi sonucunda ortaya bir müslüman toplum çıkmıştır. Bu toplum yapısına göre, müslüman kadınlar hukukun öngördüğü mal edinme hakkını kullanarak miras, mehir, nafakadan paylarına düşeni almış, müslüman şehirlerin yarısına sahiplik etmiş, ellerindeki mal varlığını yönetmiş, işletmiş onunla müslüman şehirlerin caddelerinde işletmeler açmış, ticaret yapmış, vakıfların kurucusu ve yöneticisi olmuş, kocalarına borç vermiş, nikâh akitlerine koydukları şartlarla kocalarını kendi yakınında tutmuş, hatta onları kendi evlerine taşımış, onların tek hanımları olarak kalmayı başarmış ve gerektiğinde kocalarını boşamıştır. Müslüman kadının bütün bunları yapabilmesinin tek dayanağı ise, Çağdaşçıların bütün inkârlarına ve görmezliklerine karşın, hakkını aramaya her ihtiyaç duyduğunda zengin, fakir; zimmî, Müslim her sınıftan kadına kapılarını açık tutan müslüman coğrafyadaki hukuk kurumu ve onun işleticisi kadılar olmuştur. Bu durumda tefsirlerin ve fıkhın erkek egemen bir anlayışla yazıldığı ve müslüman toplumlarda müslüman kadını sistematik olarak yüzyıllarca aşağılayıp zulmetmek için kullanıldığı gibi bir iddia en azından İslâm’ın ömrünün üçte birine tekabül eden ve Çağdaşçıların her zaman bir gerileme dönemi olarak gördükleri yaklaşık beş yüz yıllık bir zaman dilimi için İslâm coğrafyasının ana karasında hiç, ama hiçbir gerçekliği olmamış, asılsız, ideolojik bir iddia olarak tespit edilmelidir. va’llahu a`lem

**********

KAYNAKLAR:

[1] Prof. Dr. Mehmet Paçacı, Çağdaş Dönemde Kur’an Ve Tefsire Ne Oldu?, Klasik Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2017, sayfa 5, 6.

[2] Prof. Dr. Mehmet Paçacı, “Çağdaşçı ‘Kur’an’da Kadın’ Yorumunun Eleştirisi”, Tarihten Günümüze Kur’an’a Yaklaşımlar. Ed. Bilal Gökkır, Necdet Yılmaz, Ömer Kara, Muhammed Abay, Necmettin Gökkır, İstanbul 2010: İlim Yayma Vakfı: 559-585.

[3] Roland C. Jennings, “Limitations of the Judicial Powers of the Kadi in 17th. C. Ottoman Kayseri”, Studia Islamica, No: 50 (1979), s. 151-184, s. 157.

[4] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 225-240, s. 229.

[5] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 225-240, s. 227.

[6] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 225-240, s. 228.

[7] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 53-114, s. 53 vd.

[8] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 53-114, s. 112.

[9] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005.

[10] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 53-114, s. 114.

[11] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 13 vd.

[12] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 13 vd.

[13] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 20 vd.

[14] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 65, 66, 68.

[15] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 69, 70.

[16] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 97-99.

[17] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 25.

[18] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 101 vd.

[19] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 27-28.

[20] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 24.

[21] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 28-29.

[22] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 105-108.

[23] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 71-73.

[24] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 70-71.

[25] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 56-58.

[26] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 62.

[27] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 63-64.

[28] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 62-63.

[29] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 76, 77.

[30] Yossef Rapaport, Marriage Money Divorce in Medieval Islamic Society, Cambridge University Press, 2005, s. 75.

[31] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham,1914, s. 162-3.

[32] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 163.

[33] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 148.

[34] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 282.

[35] Elizabeth Lady Craven, Journey Through Crimea to Constantinople, G.G. J. And Robinson, 1789, s. 205.

[36] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 152.

[37] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 150-152.

[38] Ronald C. Jennings, “Women in Early 17th. Century Otoman Judicial Records: The Shaira Court of Anatolian Kayseri, Journal of the Economics and Social History of the Orient, Cilt: 18, No: 1 (Ocak 1975), s. 53-54.

[39] Walter M. Gallichan, Women under Polygamy, London: Holden and Hardingham, 1914, s. 161.

[40] Asma Barlas, Believing Women in Islam: Unreading Patriarchal Interpretations of the Qur’ān, University of Texas Press, 2002, s. 8-9.

[41] Amina Wadud, Qur’an and Woman: Reading the Sacred Text from Woman’s Perspective, NewYork: Oxford University Press, 1999, s. 2.

[42] Asma Barlas, Believing Women in Islam: Unreading Patriarchal Interpretations of the Qur’ān, University of Texas Press, 2002, s. 3.

[43] Asma Barlas, Believing Women in Islam: Unreading Patriarchal Interpretations of the Qur’ān, University of Texas Press, 2002, s. 6.

[44] Asma Barlas, Believing Women in Islam: Unreading Patriarchal Interpretations of the Qur’ān, University of Texas Press, 2002, s. 8.

[45] Fatima Mernissi, Women and Islam: An Historical and Theological Enquiry (çev. Mary Jo Lakeland), Blackwell: Oxford, 1991, s. 75; Ayrıca bk. Asma Barlas, Believing Women in Islam s. 9.

[46] Asma Barlas, Believing Women in Islam: Unreading Patriarchal Interpretations of the Qur’ān, University of Texas Press, 2002, s. 8 vd.

[47] Fazlur Rahman, “A Survey of Modernization of Muslim Family Law”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 11, No: 4 (Jul. 1980), s. 451-465, 451 vd.

[48] Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e Beyne Sindâni’l-Hadâse ve Mitrakati’t-tekālîd: Dirâse fî Târîhi’n-Nusûs”, Alif: Journal of Comperative Poetics, No: 19, Gender and Knowledge: Contribution of Gender Perspectives to Intellectual Formations/Cunûsa ve’l-Ma`rifa: Siyağatü’l-Ma`rife Beyne’t-Te’nîs ve’t-Tezkîr (1999), 29-65, s. 47.

[49] Muhammed Abduh, Cerîdetu Vakâ’i Mısriyye, Sayı 1055, 7 Mart, 1881, bk. A`mâlu’lKâmile, 2/72 (zikreden Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e”, s. 48).

[50] Muhammed Abduh, Cerîdetu Vakâ’i Mısriyye, Sayı 1055, 7 Mart, 1881, bk. A`mâlu’lKâmile, 2/84, 85; 92-95 (zikreden Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e”, s. 49).

[51] Muhammed Abduh, Cerîdetu Vakâ’i Mısriyye, Sayı 1055, 7 Mart, 1881, bk. A`mâlu’lKâmile, 2/127, 128 (zikreden Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e”, s. 50).

[52] Muhammed Abduh, Cerîdetu Vakâ’i Mısriyye, Sayı 1055, 7 Mart, 1881, bk. A`mâlu’lKâmile, 2/127, 128 (zikreden Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e”, s. 56).

[53] Muhammed Abduh, Cerîdetu Vakâ’i Mısriyye, Sayı 1055, 7 Mart, 1881, bk. A`mâlu’lKâmile, 2/127, 128 (zikreden Ebû Zeyd, Nasr Hâmid, “Kadıyyetü’l-mer’e”, s. 56 vd.).

[54] Fazlur Rahman, “A Survey of Modernization of Muslim Family Law”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 11, No: 4 (Jul. 1980), s. 460.

[55] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 233.

[56] Nikki Keddie, Women in the Middle East: Past and Present, Princeton University Press, 2007, s. 67 vd.

[57] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 233.

[58] Juan Ricardo Cole, “Feminism, Class, and Islam in Turn of the Century Egypt”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 13, No: 2 (1981), s. 390.

[59] Juan Ricardo Cole, “Feminism, Class, and Islam in Turn of the Century Egypt”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 13, No: 2 (1981), s. 390.

[60] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 233.

[61] Juan Ricardo Cole, “Feminism, Class, and Islam in Turn of the Century Egypt”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 13, No: 2 (1981), s. 392; Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 234.

[62] Juan Ricardo Cole, “Feminism, Class, and Islam in Turn of the Century Egypt”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 13, No: 2 (1981), s. 392 vd.

[63] Juan Ricardo Cole, “Feminism, Class, and Islam in Turn of the Century Egypt”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 13, No: 2 (1981), s. 393.

[64] Nikki Keddie, “Problems in the Study of Middle Eastern Women”, International Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 10, No: 2 (Mayıs 1979), s. 226.

[65] Çağdaşçı yorumun Kur’an’da tekeşlilik iddiasının yöntemsel eleştirisi için bk. Mehmet Paçacı, “Bir Yorum Eleştirisi: Çağdaşçı Kur’an Yorumu Üzerine”, Çağdaş Dönemde Kur’an’a ve Tefsir’e ne oldu?, İstanbul: Klasik 2008, s. 71-101.

*********

Kadir Çandarlıoğlu

www.belgelerlegercektarih.net

*


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.