Mağlubiyet psikolojisi ve Din sorgulaması – Dr. Ebubekir Sifil

ebubekir sifil islami bilincin ihyasi, ebubekir sifil kitaplari, modernizme reddiye, sünnet inkarcilarina cevap, sünnet inkarcilarina reddiye

***

Geçmişte ulemanın, muhtelif zaman, biçim ve seviyelerde yaşanan travmaları teşhis ve tedavide benimsediği anlayış şuydu: Dinî/toplumsal hayatta yozlaşmaya yol açan her oluşum, düşüncede, zihniyette, inanç ve icraatta bir “bid’at”ın revaç bulmasındandır. Hz. Peygamber (s.a.v)’den ve Selef’ten tevarüs edilenlerle çelişen her anlayış “bid’at”tır ve Din’den bir unsuru devre dışı bırakarak onun yerini almıştır.[1] eş-Şâtıbî’nin el-İ’tisâm’ından et-Turtûşî’nin Kitâbu’l-Havâdis ve’l-Bida’’ına, Ebû Şâme’nin el-Bâ’is’inden es-Süyûtî’nin el-Emr bi’l-İttibâ’’ına kadar pek çok monografi, bu teşhis ve tedavi anlayışıyla kaleme alınmıştır. Hatta İmam el-Gazzâlî’nin İhyâ’sından, Birgivî Muhammed Efendi’nin Tarîkat-ı Muhammediyye’sine kadar “genel maksatlı” görünen pek çok çalışmaya vücut veren esas amil de yine bireysel ve toplumsal istikameti temin ve muhafaza gayretidir.

Modern dönemde yaşanan bozgunun sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet’in, “kendisini” değil de “dinini” sorgulamaya heveslendirilmesi gelir.[2] Zira şartlar ne ilk dönem fırkalaşma hareketlerinin zuhur ettiği, ne de Moğol ve Haçlı saldırılarının yaşandığı şartlarla benzeşmektedir. Hem içimizden (beynimizden) hem de dışımızdan kuşatıldığımız bu “yeni durum”da bulduğumuz (ya da bize telkin edilen?!), İslam’ın kendisinde veya Ümmet’in din telakkisinde mevcut olduğu düşünülen “arıza” idi!

Ernest Renan tarafından 19. yüzyılın son çeyreğinde dile getirilen ve aslında bütün Batı’ya hakim olan “İslam’ın mani-i terakki” olduğu düşüncesinin, “mağluplar” cenahından gördüğü mukabele şu oldu: İslam mani-i terakki değildir; bir suç varsa miskin, tembel, “mütevekkil” ve İslam’ı yanlış anlayan Müslümanlar’ındır![3] Bu savunma tarzının arka planında yatan “terakkiyi mutlaklaştırma” anlayışını görmek için belki de 21. yüzyıla kadar beklemek, terakkiyi mümkün kılan teknoloji devriminin insanlığa ve dünyaya nelere mal olduğunu bizzat müşahede etmek gerekecekti.[4] Elbette mesele sadece “terakkinin mutlaklaştırılması” ile kalmayacaktı. Zira terakkinin arka planında, ona hayat veren bir “zihniyet” vardı, yani terakki “sebep” değil, “sonuç”tu; dolayısıyla mesele, “sebeb”e irca edilmeliydi.

Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum, o ünlü makalesinin “darb-ı mesel” haline gelen başlığında, İslam dünyasında yaşanan işbu “din sorgulaması” macerasının serencamını nefis özetlemişti: “el-Lâmezhebiyye Kantaratu’l-Lâdiniyye” yani “Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür.” Nitekim modern dönem “din sorgulaması” işe öncelikle mezhepleri sanık sandalyesine oturtmakla başladı; mezhepleri birleştirme fikri ortaya atıldı, taklid lanetlendi, yeni içtihad çağrıları yapılmaya başladı.

Bunun için elbette “yeni içtihad usulleri” gerekiyordu. Zira yerleşik Usul sisteminin İslam dünyasını götüreceği farklı bir yer olsaydı, zaten bu mağlubiyet söz konusu olmayacaktı. Geçmişte yüzyıllar içinde, yaşanan hayatın ve birbirini besleyen çalışmaların bir muhassalası olarak vücut bulmuş Usul çalışmaları bir kenara itildi ve “masa başı” mesaileriyle “yeni” Usuller teşkil ve teklif edildi. Ziya Gökalp tarafından ortaya atılan ve Halim Sabit tarafından hararetle savunulan “İctimaî Usul-i Fıkıh”[5] ve Hüseyin Naci tarafından tasarlanan Laik Usul-i Fıkıh[6] kurguları bu arayışların tipik örneklerini teşkil eder. Bütün bu çalışmaların arka planında “modernitenin mutlak doğruları” vardır ve bütün maharet, Din’den bu arka planı beslemeye uygun olduğuna inanılan unsurların devşirilip kullanılmasında somutlaşmaktadır.

Bu süreç içinde fark edildi ki, Kur’an ve Sünnet ekseninde oluşmuş bir epistemoloji ve nassları bağlayıcı kabul eden bir içtihad faaliyeti, artık zihinsel kodlarımızın biricik tayin edicisi haline gelmiş olan “modern hayat”ın bize dayattığı “değişim”i gerçekleştirmenin imkânından mahrumdur; hatta onu engellemektedir. Bu noktadan itibaren Sünnet’in tesbit ve naklindeki insan unsuru ön plana çıkarılarak bu alanın “tekinsizliği” fikri işlendi; kâh rivayetlerin bize intikal sürecinde soru işaretleri bulunduğu söylendi, kâh Sünnet’in tarihselliği dillendirildi. Sünnet’in Din’deki temel fonksiyonunu fark eden Oryantalistler’in bu noktaya salvo atışı yapan çalışmaları da İslam Modernistleri’ne hayatî lojistik destekler sağladı.

Ve sıra kaçınılmaz olarak Kur’an’a geldi. “Kaçınılmaz olarak”, çünkü “Din sorgulaması”, önünde veya sonunda Kutsal Kitap sorgulaması demektir. Nitekim Batı’yı şimdi galip pozisyona getiren Aydınlanma’da yapılan da bu değil miydi?

 

**********

 

DİPNOTLAR:

 

[1] Ebû Şâme, el-Bâ’is’te (6) konuya şu ifadelerle girer: “Hz. Peygamber (s.a.v), ashabı ve onlardan sonra gelen ilim ehli, çağdaşlarını bid’atlerden ve sonradan ihdas edilen uygulamalardan sakındırmış, onlara, her türlü mahzurdan kurtuluş yolu olan “ittiba”yı emretmişlerdir…”

[2] Burada “din telakkisi” gibi bir ifade kullanılabilecekken “din” kelimesi bilinçli olarak mutlak bırakılmıştır. Zira mesela Sünnet’in göz ardı edilebileceği düşüncesi, “dizayn etme” maksatlı olarak Din’e doğrudan ve açıkça yönelmiş bir tutumu ifade eder.

[3] Ernest Renan’ın dile getirdiği bu iddia, Cemaleddin Efgani’den Namık Kemal’e, Atâullah Bâyezidof’tan Emir Ali’ye ve daha birçok kişiye kadar aynı minvalde mukabele görmüştür. Bu konuda bkz. Dücane Cündioğlu, Ernest Renan Ve “Reddiyeler” Bağlamında İslam-Bilim Tartışmalarına Bibliyografik Bir Katkı, Dîvân dergisi, 1996/2, 1 vd.

[4] Bu yazının kaleme alındığı günlerde medyada, zehirli gazların çevre üzerinde yaptığı tahribat sebebiyle önümüzdeki yarım asır içinde meydana gelecek felaketler konusunda tedbir almak için insanlığın son 10 yıl içinde bulunduğu haberleri işleniyordu.

[5] Konu hakkında bkz. Doç. Dr. Abdülkadir Şener, İctimâî Usul-i Fıkıh Tartışmaları, A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, V, 231 vd.

[6] Bkz. Sami Erdem, Yeni Usul-i Fıkıh Arayışları Çerçevesinde Bir Metin: Hüseyin Naci ve Lâik Usul-i Fıkıh, Dîvân dergisi, 1997/1, 213 vd.

 

KAYNAK:

Dr. Ebubekir Sifil, İslamî Bilincin İhyası, Rıhle Kitap, 3. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 217-220.

.


1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Close
Sosyal Medyada Biz!
Hesaplarımızı takip ederek en güncel bilgilere ulaşabilirsiniz.